Reklamlar
Abdül Fettah Rauf kimdir biyografisi hayatı yaşamı hakkında bilgiler

Abdül Fettah Rauf kimdir biyografisi hayatı yaşamı hakkında bilgiler » şair Makedonya Türk Edebiyatı 1910 yılında Üsküp'te doğdu. İyi bir medrese öğrenimi gördü. Öğreniminin sonunda müderrisliğe yükseldi. İki dünya

Gönderen Konu: Abdül Fettah Rauf kimdir biyografisi hayatı yaşamı hakkında bilgiler  (Okunma sayısı 1168 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ECK_86

  • Global Moderator
  • General
  • *****
  • İleti: 2570
  • Karma: +1/-0
    • Profili Görüntüle

şair

Makedonya Türk Edebiyatı


1910 yılında Üsküp'te doğdu. İyi bir medrese öğrenimi gördü. Öğreniminin sonunda müderrisliğe yükseldi. İki dünya savaşı arasında Makedonya Türklerinin yetiştirebildiği, sayıları çok az olan aydın ve ulemadandır.

İnançlarından taviz vermeye yanaşmadığından, 1945 yılında yeni kurulan Yugoslavya rejiminin gazabına uğradı. Dini liderlikle suçlanıp yargılandı. Hapse atıldığı sırada illegal "Yücel" Teşkilatı da ortaya çıkarılmıştı. "Yücel" Teşkilatı içinde çalıştığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Her nasıl olursa olsun, asıl amaç, Makedonya Türkleri arasında liderliğe yükselebilecek saygın kişilerin susturulması, bununla da halkın tamamen sindirilmesiydi. 1956 yılma kadar hapis yattı. Bir yıl da Bosna Hersek'te bulunan Doboy'da "taş kırmaya" gönderildi. Hapiste geçirdiği yıllar sağlığını bozmuş, onu bedenen çöktürmüştü. Hapisten çıkışından sonra da, sadece şekil değiştiren eziyetten yakayı kurtaramadı. Uzun zaman işsiz kaldı. Müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip mağdur edildi. Hayatının son yıllarında, Makedonya Devlet Arşivi'nde işe alındı. 1963 yılında vefat etti.

İki dünya savaşı arasında başlayan şiir çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. Hapishanede geçirdiği yıllarda bile şiiri terk etmedi. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin kadar mısraı, ele geçirilip başına başka dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Türlü şahısların elinde kalmış üç yüz bin civarında mısrası bulunduğu söylenmektedir.

Dini, milli ve sosyal konulara ağırlık veren Abdül Fettah Rauf'un şiirlerinin büyük bir kısmını, ölümünden hemen sonra, öğrencilerinden Kemal Aruçi Vrapçişte'ye götürmüştür. Kimi örnekleri Üsküp'te yayımlanmakta olan "El Hilal" dergisinde yayınlanmıştır. Şiirleri, şu ana kadar kitap haline getirilememiştir.


HAKKINDA YAZILANLAR

Üsküp’te Abdül Fettah Rauf da Yaşadı
05.03.2006

“Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, “Haftanın Şiiri” köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim “Kuvvet ve Hak” şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen “ideolojik duvarı” aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.


Suat ENGÜLLܒnün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf’un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan “imtiyazlı kişilerden” biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah’ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı “Yedi İklim” dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli’nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu “felâketi” yaşayan, Balkan Savaşları’ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, “Rumeli terk edilmez” diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan “şekillenmiş”, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle “Rumeli’nin göbeğinde” yer alan o “paylaşılamayan toprak parçası Makedonya” da, ezelden beri “evlâd-ı fatihan” olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı’nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima “oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler”, Makedonya Cumhuriyeti’nin Balkanlar’da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye’den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları’nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı’na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi’nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi’ nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı’ ndan “koparılmış” olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda “hakimiyetini ilân eden” rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950’li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen “ideolojik sınırın” ötesinde kalanları da “kurdukları edebiyat sofrasına” almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı’ nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

“İdeolojik sınırın” ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf’ tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli’yi, “Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan” dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi’nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya’da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından “tehlikeli” görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, “rejim aleyhtarlığı” yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve “cebri iş”, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Abdül Fettah Rauf’un, “cani” damgasını yediği, ihanetle suçlandığı ve “İslâm camiasındaki mevkilerini suiistimal ederek halkın ve devletin aleyhine” faaliyette bulunmak suçundan hüküm giydiği sıralarda, Makedonya’da, illegal “Yücel” Teşkilâtı da ortaya çıkarılmıştı. Makedonya Türklerinin ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerinin savunulması mücadelesini veren “Yücel” Teşkilâtı’ nın “beyni olduğu(?)” söylenen “El Azhar” mezunu Şuayip Aziz teyzesi oğludur. Ancak, Abdül fettah Rauf’ un “Yücel” Teşkilâtı içinde faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur.

Birbirini izleyen bu olayların asıl amacı, Makedonya Türkleri arasında ulusal ve dinî liderliğe yükselebilecek, insanların sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin saf dışı bırakılması, geniş halk kitlelerinin, gözdağı verilmek suretiyle sindirilmesinin sağlanmasıydı.

Hapiste, özellikle “taş kırmaya” gönderildiği Doboy’da (Bosna Hersek) geçirdiği yıllar, sağlığının bir hayli bozulmasına sebep olmuş, bedenen çökmesine yol açmıştı. Gerçi 1954 yılında hapisten çıkmıştı ama izlenmeye devam edilmişti. Uzun zaman işsiz bırakılmış, müderris olmasına rağmen, müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip son derece mağdur edilmişti. Hayatının son yıllarında Makedonya Devlet Arşivi’nde işe alınmıştı.

Üsküp’te yaşayan bizim kuşağın çocukluk anılarına bir kâbus gibi yerleşen 1963 yer sarsıntısından kısa bir süre önce Tanrı’nın rahmetine kavuşan Abdül fettah Rauf’u tanıyanların, anımsayanların sayısı pek fazla değildir herhalde günümüzde. Çoğu anıları silen, çoğunu âdeta kalın bir sis tabakasıyla örten koca bir otuz yıl geçti çünkü ölümü üzerinden.

Uğradığı akıl almaz iftiralara ve bu iftiraların sonucu olan haksızlıklara rağmen, Abdül fettah Rauf, 1945 sonrası dönemde aynı ya da benzer kaderi paylaştığı Makedonyalı aydın hemşerilerinin çoğundan şanslı sayılır yine de. Bütün suçları vaat edilen, kısmen tanınan ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerin gereğince yerine getirilmesinin savunuculuğunu yapmak olan bu aydınların çoğu, verdikleri değerli mücadele dışında, artlarında başka bir iz bırakamazken, Abdül fettah Rauf, kaleme alınmalarının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen, ne yazık henüz değerlendirilememiş, bir an önce değerlendirilmeyi bekleyen defterler dolusu şiirler bırakmıştır.

Abdül Fettah Rauf, un şiir çalışmaları iki dünya savaşı arasındaki dönemde başlamış, ölümüne kadar da hiç aralıksız devam etmiştir. Bir “rejim komplosunun” kurbanı olarak hapiste geçirdiği, ömrünü bile kısalttığı muhakkak olan, hayatının en ağır yıllarında bile, şiiri bir an olsun terk etmemiştir. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin civarında mısrası, ele geçirilip başına yeni dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Ayrı ayrı şahısların elinde kalmış -umarız değeri bilinip korunmuş-, gün yüzüne çıkarılmayı, okuruyla buluşturulmayı bekleyen, üç yüz bin kadar mısrası bulunduğu söylenmektedir. Edindiğimiz bu bilgiler, kendisinin şiir üzerindeki çalışmalarının ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Şimdilerde olup bitenleri daha ellili yıllardan görebilen, Türk-İslâm kültürünün birer abidesi olan Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesinin acısını bundan kırk kadar yıl önceleri yaşayıp “Hani yok mu meşalemi yakan / Kim olur ya alnına haç takan / Bu cinayete hani bir bakan / A güzel vatan, a şirin vatan” diye feryat eden Abdül Fettah Rauf, eski Türk geleneğinin izinden yürüyerek savunduğu inanç ve düşüncelerin sınırları içinde kalarak günceli ve çağdaşı yakalamaya gayret göstermiştir. Şiirlerinin bir bölümünde Hatifî mahlasını kullandığını gördüğümüz şairin şiirlerini, konuları itibarıyla dört gruba ayırabiliriz:



Not: Konular İnternet Sitelerinden derlenerek alıntı yapılmıştır.