Reklamlar
silahlı soygun

silahlı soygun » Bu yaşanmış bir öyküdür. Sadece öyküde geçen kişi ve kuruluşların isimleri değiştirilmiştir.. vs.. Bu kadar yaşlı birinin yaşamayı bu kadar çok

Gönderen Konu: silahlı soygun  (Okunma sayısı 1767 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi administrator

  • Administrator
  • General
  • *****
  • İleti: 24517
  • Karma: +3/-1
    • Profili Görüntüle
    • Toplist Ekle Site Ekle

silahlı soygun
« : Mayıs 06, 2009, 10:30:29 ÖS »
Bu yaşanmış bir öyküdür. Sadece öyküde geçen kişi ve kuruluşların isimleri değiştirilmiştir.. vs..

Bu kadar yaşlı birinin yaşamayı bu kadar çok sevmesi şaşırtmıştı beni yine de demir çubukla küçük aptal kafasına ebedi şeklini verdikten sonra nefes alıp vermediğinden emindim. Aslında A planı gerçekten bizi kurtaracak nitelikteydi, şu az önce kolayca hayatını teslim eden velet olmasaydı. Her şey yolundaydı ona susmasını söylemiştim ama şimdi yaptığıma bak, önce onu sonra annesini ve ardından iki kişiyi daha öldürünce ortalık daha sessiz bir hal aldı sonunda. Bu arada beni bu boka bulaştıran adamımız çantaya ganimetleri dolduruyordu ve tam da böyle olması gerekiyordu A planında. Görece hızlıca düşünülüp uygulanmış bir plandı, sonuçta burada sıradan müşterilerle otururken birden aklımıza gelmişti ve bazı aksamalar kaçınılmazdı yani kimseyi öldürmek istemiyorduk - en azından ben. Ama daha şimdiden iki cinayetim vardı ve devam etmek zorunda kalabilirdim. Neyseki stones zippom için benzin bulabilmiştim ve sakinleşmek için bir sigara yaktım. Diğer yaşlı kadının korkmuş yüzü inanılmaz çirkin göründü gözüme, kanlı demir çubuğu önce boynuna vurdum, bu da ölmedi sızlanmaya başladı, ikincisi burnuyla alnının arasına ve oluk gibi kan akmaya başladı, tanrım ne zor ölüyorlardı. Sonra şu genç eleman, elinde yarabantı olan, çok konuşan, en fazla o bağırdı. tanrım bir tabancam olsaydı, bu kadar acı çekmeleri canımı sıkıyor... Önce gözlüklerini aldım, dizlerine vurdum, yere düştükten sonra biraz daha kolaydı yine de tabancayla daha da kolay olmalı... Bir tepenin zirvesinden aşağı koşmak gibi bir türlü duramayıp devam ediyordunuz vurmaya. Filmlerdeki gibi boynuna vurunca bayılmıyordu bunlar, bayılsalar böyle acı dolu gözlerini gözlerime dikemeyecekler ben de işimi daha kolay halledecektim. Keşke bir tabancam olsaydı, şu ağlayıp duran bebeği vurmak için. Ona tıpatıp benzeyen annesini de, tombul yanakları ve ortalama hayatıyla benden daha fazla oksijeni yakıp tüketiyordu, buna karşılık fazladan hiçbir şey yapmıyordu... Çığlıklar rayların üzerinde dalgalanan trenin sesiyle karışıp karlı tepelerde yankılanıyordu. Daha fazla dayanamadım ve gidip tabancasını aldım Çakal' dan. Doğrultup ateşleniyordu tahminen. Denedim, sarışın küçük çocuğun beyni patladı. Sandığımdan daha güçlüymüş bu tabanca. En azından artık hiç ağlamayacak diye düşündüm. Annesi ağlamaya başladı, onu da susturdum üç adımdan, iyi vuruştu... Kar yerini ılık bir güneşe bırakmış akıp gidiyordu hayat, en azından benim için, şimdilik. Sarışın küçük çocuğun babası için ise durmuştu. Üçüncü kurşun. Belki babası bile değildi aslında kimbilir. Sağa sola dönüp kontrol ettim vagonu gözlerimle, ayağıma bir şey takıldı; üç yaşında bir çocuğun patlamış beyni, iki ya da dört de olabilirdi, itekledim ispanyol derisinden çizmelerimin burnuyla. Eve gidip huzur içinde buzdolabının kapağını açmak ve kanepede televizyon zaplayarak bira içmek istiyordum. Ama giderek zorlaşıyordu bu iş ve tanık bırakmamak gerekecekse eğer bunca insanı öldürmek gerekiyordu. Üç kişiydik; Çakal, Sırtlan ki bu işe o ikna etmişti bizi ve ben Yılan. Tabanca kontrolüm altındaydı ama cinnet devam ediyordu ve az önce içeri giren yandan cepli pantalonlu kadını ve arkasından gelen zayıf bıyıklı birini daha öldürdüm. Solumda bana doğru bir saldırı hissedip döndüm ateş ettim artık yüzünü tarif edemeyeceğim biri daha hafifçe geriye sendeleyerek yıkıldı. Güneş yukarda giderek daha fazla gülümsüyor, tren dalgaları yarıyordu. Midem bulanıyordu, terlemeye başladım. Altı kurşun olmuştu ve bu tabancada kaç kurşun olduğunu bilmiyordum. Az önce kenara dayadığım demir çubuğu aradım gözlerimle, kurşun bitmiş olabilirdi. Katliam devam ediyordu, hareket eden herşeye vuruyorlar ya da ateş ediyorlardı. Dibine kadar batmıştık. Yeni bir sigara yakıp sakinleşmeye çalıştım. Kurşun kaldı mı tabancada diye denemek istedim, şu bilmiş bakışlı, bu yaşına rağmen saçları dökülmemiş orospu çocuğuna doğrulttum, yalvarırken hiç ukala görünmüyordu. Şakak tabir edilen yerine dayadım tabancayı, bir kurşun daha varmış. Yerdeki başa baktım kurşun çıkarken, girdiği delikten daha büyük bir yara açıp çıkıyordu çocuklardan farklı olarak. Çocukların kafalarında pek bir delik vardı diyemeyiz daha çok patlayıp yeni açılmış güllere benziyorlardı. Üç- beş yaş grubu yaşamak için ideal yıllar değildi... Güneş alçalıyor, kimi zaman bir öbek bulutun arkasına giriyor sonra yeniden biraz daha kızıl ortaya çıkıyordu. Giderek sıkılmaya başlamıştım kırmızıdan. Ellerim, yüzüm, pantalonum, yılan derisi ceketim neredeyse kızıla boyanmıştı. Çok güzel mavi gözleri olan küçük bir kız çocuğu vardı, ipek gibi sarı saçlar ve ışıl ışıl gözler. Ağlamak yerine inanılmaz bir dinginlikle olup biteni seyrediyordu gözlerini kırpmadan, gündoğumundaki bir göl kadar sakindi. Kıyamadım öldürmeye ama hepsini temizlememiz gerekmiyor muydu zaten. Babasına sekizinci kurşunu tabancayı kafasının arkasına dayayarak sıkıp küçük kızı kucağıma aldım. Yüzüne sıçrayan kanı küçücük parmaklarıyla sildi. Ne kadar hafifti, ne kadar küçük güzel dudakları vardı. Babasının cesedine bakmamaya çalıştım. Babası ölmüş bir çocuk gibi ağlamadı. Hiç ağlamadı. Ceketimin etiketine bakmaya çalıştı gülümseyerek oysa el yapımı ceketin etiketi yoktu.

Kucağımda küçük kız olduğu halde Stones zippomla yeni bir sigara daha ateşledim. Kızın saçları ince bir toka ile gözüne gelmesin diye tutturulmuştu buna dikkat ettim, bir babanın buna dikkat etmesi önemliydi sanırım. Sıkıca sarıldım küçük kıza, ona zarar gelmeyecekti. Ne kadar da beyazdı. İki el daha ateş ettim, biri tek seferde ölmedi yaklaşıp yeniden ateş etmem gerekti... Kucağımdaki küçük, güzel, sarışın mavi gözlü, ince tokalı kızın bir yakuta benzeyen ağzından bir kelime duydum. Kulağımı ona doğru yaklaştırdım. "Dokuz" dedi. Yanlış saymıştı onbir kurşun olmuştu ama 'Ne kız' dedim kendi kendime. Daha aptal ve daha küçük mızmız kardeşine onikinci kurşunu sıktım istemeden. Yeni bir kırmızı gül daha açtı halıflexin üstünde. Acımasızdı şu akıp giden hayat, sürüklenip duruyorduk bilardo topları gibi oradan oraya sonra da bir deliğe giriveriyorduk işte, bazen mesele sadece siyah top olmaktı bazen de açılışta köşedeki deliğe yuvarlanıvermek kim bilebilirdi... Hiçbir kırmızı benim küçük kızımın gözlerini gölgeleyemedi, kendi kardeşininki bile. Kulağımı eğdim "Onüç" dedi. Sanırım saymayı bilmiyordu, yüzüne vurmadım. İlk öğreteceğim şey bu olacaktı, ölü babasının öğretemediği bir şeydi bu. O da bana böyle güzel gülmeyi öğretebilirdi belki. İçeri aniden giren kadınla kocasını refleksle vurdum. Kadın öldü ne kadar güzel omuzları ve elleri varmış, kocası can çekişiyordu 'ondörtlü' dedikleri buydu korkarım. Silah boşalmıştı, adam acı çekiyordu ve demir çubuğu aldım tekrar, açık ağzındaki porselen dişlere doğru savurdum. Sustu. Öldü mü, korkudan mı bayıldı bilemedim. Sağlama aldım işimi, çizgi çizgi patlattım kafasını. Yüzüme sıçradı kanı. Yerde bir mama önlüğü buldum, temiz tarafıyla ağzımı ve kızımın alnına sıçrayan kanı sildim. Güzelim sarı saçlarına da sıçramıştı, temizlemeye çalıştım. Gülümsedi. Çakal' dan yeni bir şarjör alıp önce onu, sonra da Sırtlan' ı vurup ki onu üç kurşunla sonuncuyu omuriliğine saplayarak öldürmem gerekmişti. Geri kalanları yaşamaya terkedip, kızımla beraber yeni bir hayata başlamak üzere atladım trenden... Ağlamadı hiç... "Altı" dediğini duyar gibi oldum... Gülümsedim...

Alıntı
http://www.yasamdersleri.com/yazi.asp?id=300




Not: Konular İnternet Sitelerinden derlenerek alıntı yapılmıştır.








BilX.Net