Reklamlar
Ustura

Ustura » Bazı geceler bedeninde ya da boynunda ıslak bir çatal dil gezinir, ucu sipsivri. Kısık gözleri ve karanlığına rağmen kaçınılmaz açılan kapıdan içeri

Gönderen Konu: Ustura  (Okunma sayısı 2174 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı administrator

  • Administrator
  • General
  • *****
  • İleti: 24517
  • Karma: +3/-1
    • Profili Görüntüle
    • Toplist Ekle Site Ekle

Ustura
« : Mayıs 06, 2009, 10:28:37 ÖS »
Bazı geceler bedeninde ya da boynunda ıslak bir çatal dil gezinir, ucu sipsivri. Kısık gözleri ve karanlığına rağmen kaçınılmaz açılan kapıdan içeri girmek. Yuvarlak ve yumuşak kıvrımlar çeker. Kısık, karanlık, gizlidir gözleri ölümün. Dengesiz bakar, bir an sezer seni, bir an sokulur yumuşacık. Tutarsızdır, tutarsızlığıdır belki de herşeyi. Gülüşü çarpık ve hükmedicidir, karşı konulmaz dudaklarına. Tısladığını duyarsın dişlerinin arasından, yaklaşırsan. Karşı koyabilirsin bunu istemiyorsan, bekleyip durmuyorsan. Hiç yaklaşmazsın ona tanımak istemiyorsan...

Oysa yaklaşıp öpmelisin onu ve ondan korkmamalısın. Islaklığını duymalısın teninin, dudaklarının. Parmaklarına dokunmalısın. Ona sahip olmalısın ve sana sahip olmasına izin vermelisin. Bütün çıplaklığını giyinip ona sunmalısın kendini. O çok iyi bilir bedenlere ne yapacağını, nasıl sarıp sarmalayacağını. Zamana, mekana aldırmaz gelip seni bulur istiyorsa. Sen onu bulursun arıyorsan. İlk dokunuş sonrasını getirir.

Onun seni istediğinden fazla istersin onu. Soğuktur... çok çekicidir...

Kapıları ve bütün pencereleri kapattım. Işıklarını söndürdüm dünyanın. Bahçeye kışlıklarını giydirdim, sokağın maskeli kedisini, rüzgarı ve yaprakları dışarda bıraktım. Komşunun balık etli oynak kızını, borçlarımı, isim kazılmış ağaçları, bankları ve kaldırımları da. Perdeleri çektim sıkısıkı üç günlük sigaram ve şarabım vardı.

Korkup korkmadığımın farkında değildim... sırtımı yere verdim. Soğuk ve nemliydi kilim ve karanlıkta daha çok resim oluyor tavanda. En acı olayda bile komik birşeyler var. Bu adi yaşamın akışını hiç birşey değiştiremiyor. En sıcak kavgada, en deli sevişmede yarın ödenmesi gereken ev kirası elektrik faturası ve diğerleri...

Şiirsellik insanın doğasında yok, en romantik anlar bile önceden planlanıyor...

Yeniden başlasam? Neresinden? Nasıl? Kaçamamki...

Özenle sardım son plakamdan bir çift kağıtlı. İlk nefes, ölçüsüz, boğazım yandı.

Şişenin tıpasını kestim, ilk yudum,bu iyi...

Gece bütün kuytulara girmiştir. Gece yalnızlıklarını paylaşan radyonun en yalnız kanalını bulup çıkardım. Dört tarafından tutuşturdum düşleri, bir nefes daha, yeniden uzandım... Böyle yatıp bekleyerek ölebilir mi insan, çağırsam gelir mi hiç birşey yapmadan? Gözlerimi kapatıp provasını yapsam sonsuz dinginliğin, yeşil çayırların. Böyle mi olacak?

Sırtım tahtayı hissetmiyor, çırılçıplağım, üşüyorum. Nerde beyaz elbiseler, cennet?

Soru soracak kimse yok. Öylece kalakaldım ortalıkta. Bastığım yerden başka hiç birşey yok. Bastığım yer var çünkü uçmuyorum. Görebildiğim kilometrelerce uzakta hiç birşey yok, göremediğim yerde de yok, olmadığını biliyorum. Hiç birşey ve hiç kimse. Oradayım, yere oturuyorum, saatler geçiyor. Uyuyamıyorum, uykum yok, yorgun değilim. geçmişim yok, kafamda hiç birşey yok. Söyleyecek tek sözüm yok. Korku, acı, yalnızlık hiç birşey hissetmiyorum. Bildiğim tek şey sabah olmayacak bir daha, hep böyle kalacak. Beklediğim, bilmek istediğim, görmek istediğim birşey de yok. Sonsuz bir dinginlik...

Sabah olduğunda anladım öylece uyuyakaldığımı. Sabahın erken saatleriydi.

Üşümüştüm. Gözlerim yanıyordu açamıyordum. Yorgundum, sırtım bacaklarım ağrıyordu. İkinci şişenin yarısıydı. Bir battaniye alıp divanın üzerine kıvrıldım.

Uyandığımda yağmur yağıyordu, sesleri dışarda bırakamamıştım. Pencereye kadar gidip geri döndüm, görüntüler dışarda kalsın. Çay demleyip evin üç koltuğundan en rahatına oturdum, burnumda tuvaletin amonyak kokusuyla birlikte. Radyoda istek programının ilk şarkısı. Bu şarkıyı hala dinliyorlar mı? Bu kahrolası şarkılar hep birşeyler hatırlatırlar... Eğer bir senaryoysa, kim yazdı bu senaryoyu?

Bütün mutluluklar biraz buruk, biraz eksik, hep hesaplı. Sonuna kadar yaşadığımız ya yalnızlık ya acı. İliklerimize kadar. Bir yanda boğazına kadar bataklık, herşeyi bırakıp kaçmak (ama nereye?) diğer yanda zincirlerle dibine kadar batmak çamurun. Senaryoyu kim yazdı? Rolleri kim dağıttı? Ya tesellilerim onları nereye koymuştum...

Şimdi adını bile hatırlamadığım bir kız bir gece öyle yakındı ki bana. O gece yirmi tane uyku hapı içen kız, sonu öğrenmek isteyecek kadar cesurdu. Evden atılmıştım o gece, uyku haplarının üzerine misafir ağırlamıştı. ’’Size çay demleyeyim, ne içersiniz?’’...

Bir zamanlar eski dostlar, o şehirden o şehire çilingir sofraları beklerdi. ve kadınlar, ve istasyonlar. Hiç kimsesi olmayan istasyonlar, vagonlarında yırtık pantalonlu, sümüklü çocuklar oynayan istasyonlar, yani ayrılıklar, yani kavuşmalar...

Ve kadınlar, gözlerinde alacakaranlıklar gizleyen kadınlar, dudaklarında ateş, ellerinde uçurumlar taşıyan kadınlar. Yani ayrılıklar, yani kavuşmalar...

Bütün bunlar buraya getirdi beni ama yeniden ve sonra yeniden dünyaya gelsem her seferinde buraya gelirdim biliyorum, bu sonuca gelirdim. Kahrolası yaşama pamuk ipliğiyle bağlı olmak bile yetiyor, yakanı kurtaramıyorsun. Tam odadan çıkıyorsun birden kibriti masada bıraktığın geliyor aklına, o ucuz, o beşparalık kibrit için geri dönüyorsun odaya. Hep birşeyler kalıyor çıkamıyorsun. Ama bu kez değil, bu kez gerçekten olacak bu iş... Peki nasıl olacak? Bu tavan beni taşımaz,

zaten bu şekilde becerebileceğimi hiç sanmıyorum. Boynum yana yatmış, sallanıp duruyorum. Acınası bir görüntü, acınası bi adam. Tavanda ipi bağlayabileceğim bir yer de yok. En iyisi ustura... Sonra aynanın karşısında olmalı, mutlaka gece olmalı.

Ne kadar kan akar, kaç günde kurur yerdeki kan, kaç günde bulurlar beni? Önce fareler... Neden zamanla ilgileniyorum, kaç saat, kaç gün ne farkeder. Buradan çıkmadan bitirmeliyim bu işi. Ölürken insanlar mektup bırakırlar, ben de esprili bir not bırakmalıyım. “Bir değişiklik yaptım,öldüm’’ gibi... Lanet olsun neler saçmalıyorum. Mektup? Hayır herşeyi yazsam, anlatmaya kalksam dört ciltlik kitap bırakmam gerekir. Kimse de ilgilenmez. O kitabı yazabilsem ölmeme gerek kalmazdı. Herkesin yorumuna razıyım, hem ne açıklaması, neyin açıklaması?

Bir de son arzu konusu var, kendi kendime sormalıyım son arzumu. Son arzum var mı benim? Belki akşamüzeri bir kır kahvesinde güneş batarken bir bardak çay. Eh orda oturduğumda daha çayım bitmeden intiharı düşünmeye başlayacağım, doğal olarak bir dünya boktan kaygıyla birlikte. Bir sürü ‘’yaşam herşeye rağmen güzeldir’’ saçmalığının arasından. Sonra ‘’yaşam, ölüme giden yoldur’’ çelişkileriyle.

Bir de bakmışım en az yüz tane ‘’ve yaşam aslında... ‘’ cümlesi kurmuşum, sonra da kalkıp intihar etmeye gelirken iki şişe daha alırım bakkaldan. Boş ver bunları...

İşte dam akmaya başladı. Bu kez kap koymayacağım, belki boğularak ölürüm .

Mutfakta tencerede makarna vardı ve çayın üstüne su ekleyip sıka sıka bir fincan daha çıkardım. Tenceredeki makarnayı yedim. Yağmur da iyice hızlandı, caddenin kenarında su birikmiştir yine, dışarda olsaydım su sıçrardı üzerime... Artık iyice inanmıştım bir adamın son yemeğini yiyip son çayını içtiğine. Kendimi bir duman perdesinin içinde hissediyordum, zaman normalden hızlıydı. Sanki ekrandan binlerce kişi beni izliyordu ve ben gerçekten iyi oynuyordum, fakat senaryo iyi değildi, şu hareketsiz bunalım Avrupa filmlerinden. Tekrar koltuğa gömüldüm. Radyoda abuk bir reklam kuşağı başlamıştı ama en azından radyonun arka yüzünü koymak için ayağa kalkmayacaktım, onu kendi haline bıraktım anılarla birlikte. En iyisi içmekti zaten yarım bırakmak istemediğim iki buçuk şişe şarabım ve bir kaç sarımlık joint kalmıştı. Ölmeden önce bitirebileceklerim bunlardı.

Oturduğum koltuktan kalkmayı hiç düşünmüyordum artık, yorgundum. Hiç birşey yapmamanın yorgunluğunu hissediyordum. Artık son hesapları kesmenin; duvarlarla müzikle, eşyalarla vedalaşmanın zamanı gelmişti. Bütün zamanların en sıkı dostu yalnızlık gittiğim yerde de benimle olacaktı. Bu gece herşey bir anda olmalıydı. Elim titremeden tek hareket... Son adım ve geri dönüş yok... Ölümle ilgili ayrıntıları düşünmemeye karar verdim.Yeniden anılara takıldım, zaman gerçekten hızlıydı.

İnsanlar için gelecek nedirki zaten geleceği olmayan pek çok insan tanıdım ve sevdim onları. Oysa geçmişi olmayanlar, eksiktir onlar, kendileri de eksik hissederler. Bu da anılara bağlı olmanın avunması işte. Geçmişimden hoşnutum,

Acılar beni olgunlaştırdı masalı yine ve yine de inanıyorum bu masala . Anlatacak hikayeleri olması iyidir bir insanın. Bunlar şu anda bir anlama gelmese de...

Sonra gelip gitti duygular, düşünceler. İpin ucunu kaçırdım yine ve bütün bir gece sabaha taştı. Mektuplar yazıldı sabaha kadar zihinden, gerçekler yüzlerine vuruldu orada olmayanların, özeleştiriler yapıldı. Yaşananlar, yaşanmamışlar yani hiç yaşanmayacaklar belirlendi. Hatalar, doğrular sorgulandı. sabaha sarktı çözümlenmeyenler ki hiç birşey çözümlenmedi: bellek yine aynı bellekti, korkunç başağrısını saymazsak. Sabaha sarkmayan şaraptı...

...

Sabah kendimi koltukta sızmış buldum. Yaşayıp yaşamadığımdan emin değildim.

Koltukta kıvrılmış yatan bir beden vardı, benim bedenim ve onu yukardan izliyordum sanki. Kıvrılmış yatıyordu anlamsız bir surat, dağınık saçlar, kan çanağı gözlerle. O bedeni orada bırakıp gidebilecekmişim gibi geldi. Bırakıp sokaklara düşmeliydim. Kimse görmeyecekti beni, bir kaldırımdan diğerine insanları izleyecektim. Hani duvarlardan geçerler ya, güzeldi bu: Yoğunluğu olmadan,

görülmeden gezmek. İnsanların bedenimi o koltukta bulunca neler söyleyeceğini,

neler olacağını düşünmek güzeldi...

Oysa ayağa kalktığımda koltuk boştu. Hala yaşıyordum. Dün geceyi nasıl geçirdiğimi

Anımsadım. Yapamamıştım, sarhoşken yapamayacağımı anladım. Şişeler boştu,

Sevindim. Düz kafayla daha fazla uzatmadan halledecektim bu işi. Radyo belki birazdan saatin kaç olduğu konusunda ipucu verecekti, susturdum. Ustura orada banyodaydı. Etraftaki nesneleri görmemeye çalışıyordum, en azından dikkatimi dağıtmalarına izin vermeyecektim. Başım ağrıyordu. Sessizliği farkettim, musluk damlamıyordu. Sessizliği dinledim. Matkapla duvarları delseler daha rahat ederdim. Sessizlik korkunç uğulduyordu. Hiç birşey düşünmemeye çalıştım, acaba gözlerimin önünden yaşamım film şeridi gibi geçecek mi diye düşünerek. Ne zaman yapacaktım, ne zaman atacaktım şu son adımı? ‘’Şimdi!’’ kelimesini başka birisi fısıldadı kulağıma. ’’Kırmızı kravat yakışacak sana’’

Ayağa kalktım. O anda duvarlar yıkıldı, bir rock grubu senfoni orkestrasıyla müziğe başladı. Bu duyduğum değil, duymak istediğim birşey miydi? Hayal olmalıydı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kendimi koltuğa bırakıp sinmiş, kımıldamadan bekliyordum...

Bir kadın sesiydi, ismimi söylüyordu. Kapıdan göründü. Sınıfta masturbasyon yaparken ve tam boşalacakken öğretmen yakaladığında hissettiğim şeyi hissettim.

Kapıda durmuş bana bakıyordu. Şaşkındım. Kolundan tutup dışarı atmalıydım. Bir kez olsun kazanacaktı şiirsellik, bir kez olsun kazanacaktım yaşama karşı.

Kımıldayamıyordum. Defol burdan bu son şansım. Çık git. Kokunu, bakışlarını götür.

Başka bir kadını bekliyorum, son sevişmemi. Şimdi olmazsa asla...

Hiç birini duymadı. Dudaklarını kıpırdattığını görüyordum, duyamıyordum.

Kulaklarım uğulduyordu. Beş dakikaya ihtiyacım vardı, sadece beş dakika ve herşey bitecekti...

‘’Kahrolası anahtarı nerden buldun’’ söyleyebilmiştim.

‘’Sen verdin unuttun mu? ya adımı hatırlıyor musun?’’

Bağırdım, küfrettim, kovdum. Ağlamaya başladı ‘’Sana yiyecek birşeyler getirdim ne zamandır aramıyorsun beni, seni merak ettim. Böyle mi karşılanır insan’’

‘’Seni görmeden önce daha iyiydim,git burdan’’

Hala orada durmuş bana bakıyordu, gitmeyecekti. Ustura banyodaydı ve ben onu kullanmak üzereydim. Ne yapacağımı bilmiyordum. O biliyordu.

‘’Lütfen böyle yapma bana,hadi çokalım yağmurda yürüyelim biraz’’

‘’İstemiyorum defol burdan’’ dedim ama dinlemedi, gitmedi.

Sessiz sessiz hıçkırıyordu, ne zamandır görmemiştim onu. Şimdi görmeyi ise aklımdan bile geçirmiyordum. İki gün boş yere hazırlanmıştım. İki koca gün geçmişti ve fon müziği yoktu dünyanın. Olsa kimbilir ne çalardı şimdi. İki koca gün geçmişti ve şimdi geri dönüyordum. ‘ Back Home Blues’. Uzun zamandır görmüyordum ve işte tam da şimdi çıkıp gelmişti, bu işi bitirecekken. Belki iyi bir insandı ama şimdi bir tek iyi şey vardı. Ustura banyodaydı son şansımdı. Hayat devam ediyordu. Ödenmemiş elektrik su parası, ev kirası, bakkala ve birkaç tanıdığa borç. Yapılması gereken yığınla iş vardı, dam akıyordu. Ortalıkta darbe söylentileri vardı ve milli takım son maçında galip gelmişti. Bense bütün bunlardan kurtulmak üzereydim. Ustura banyodaydı...

Birbirimize sarıldık zamanı dondurduk. Dudaklarını parçalayıp bacaklarının arasına girdim. Yapabileceğim tek şey buydu. Usturayı bir kenara bıraktım....

Alıntı
http://www.yasamdersleri.com/yazi.asp?id=101




Not: Konular İnternet Sitelerinden derlenerek alıntı yapılmıştır.








BilX.Net