Reklamlar
Yılanderisi ceket

Yılanderisi ceket » Nisandı. Bahardı. Çocukluğumdu. Dar bir sokağın kaldırım kenarıydı misket yuvarladığım. Sokak, pantalonların dizlerini parçalayan boş arsayla

Gönderen Konu: Yılanderisi ceket  (Okunma sayısı 1699 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi administrator

  • Administrator
  • General
  • *****
  • İleti: 24517
  • Karma: +3/-1
    • Profili Görüntüle
    • Toplist Ekle Site Ekle

Yılanderisi ceket
« : Mayıs 06, 2009, 10:29:17 ÖS »
Nisandı. Bahardı. Çocukluğumdu. Dar bir sokağın kaldırım kenarıydı misket yuvarladığım. Sokak, pantalonların dizlerini parçalayan boş arsayla buluşurdu yeni inşaatın yanında. Sokağın en yüksek yeriydi oturduğumuz üçüncü kat. Tanrının yaşayıp yaşamadığını bilmediği, bilse de önemsemediği insanlardı komşularımız. Ben önemsemek zorundaydım. Onlarda Tanrıyı önemserlerdi.

Kadınlardı, şalvarların içindeki koca kalçalarıyla, iki tanesi bile birbirine benzemeyen evlerde ve yaz ikindileri kapıların önlerinde yaşarlardı. Hepsi elbiselerini beraber aynı yerden almışlardı sanki. Annelerdi, yengelerdi, teyzelerdi. Bıyıklıydı bütün amcalar, bıyıklı olmak zorundalardı erkek olabilmek için.

Yabancılığımdı gözlerimi açar açmaz, bir daha peşimi bırakmadı. Yabancı ve gariptim o yüzden döverdi diğer çocuklar belki. Çocukluk hayalleri var mıydı ve gerçekleşmediği için mi nefret ederlerdi benden, kendilerinden ve herkesten bilemiyorum. Dışarıdan bakınca benim hayatım onlarınkinden daha kolay görünürdü ama hep öyle görünmüştür zaten. O yıllar bahardı, sorumluluksuz, basma ve pazendi. O yıllar sobalı evler, kaplanan yorganlar, açılan yufkalar, 'sana' yağı kuyrukları, açık hava sinemaları, romantizm ve gizli buluşmalar çağı. Siyah- beyaz ve biraz hüzünlü...

O sokağın karşı çaprazında otururdu yeşil kapılı, rezil pembe duvarlı birbuçuk katlı evlerinde. Nasıl bir yaşamaktı O' nunki ya da benimki çok da farketmiyordu belki o zamanlar.
Penceremizden baktığımda kapılarını görebiliyordum. Yabancıydı o da, deli olduğuna ben de ikna olmuştum, çocukluğun o umursamaz çağlarında kim deli değildi ki. Beni, o baharın pek uğramadığı sokaklarda, bahar zamanı çocukların elinden kurtardığında ilk defa gözlerine bu kadar yakından bakmıştım. Deliydi. Yaralanmış alnımdan mı, kirlenmiş gömleğimden mi, bir kızın beni kurtarmasından mı ağlamaya başladım... O hiç ağlamazdı...

Çocuklar şeker ya da çikolata alıp ona verirlerdi ve annelerin, teyzelerin, yengelerin donlarının içinde ne olduğunu ondan öğrenirlerdi. Küflü tavanaralarında, kömürlüklerde. Ben hep merak ettim pralinli bir çikolata alacak param olmadığı için değil ama utandığımdan. Yağmurlu bir günde küf kokulu tavanarasında çocukluğun şu meşhur oyununu oynarken parasız, çikolatasız, şekersiz rastladım bir kadının bacaklarının arasındaki gizeme onunla. Ve dokundum zangır zangır titreyerek, sanırım yeni bir hayata başlamıştım. Yasak olanı yapmış ve artık haketmiştim cennetten atılmayı, evimden kovulmuş ve sürülmüştüm uzaklara geri dönmemecesine. İlk günah ruhumu temizlemiş ve o günden sürgüne gönderilmiştim. Tavanarasının yağmur deliklerinden sızan ışığın altında hiç konuşmadan bir ayinmişçesine yaşanmış ve bitmişti. Yazısız bir anlaşma gibi kalmıştı aramızda... Çocukluğumdu, çabuk mu bitmişti?... Günler kırmızı naylon kaplı sağ altköşelerini dirseklerimizle buruşturduğumuz defterler gibi çabuk bitti, teneffüsler ve hava kararana kadar oynadığımız futbol maçları kadar çabuk.

Taşınıyorduk, kamyonlar yüklendi. Son defa pencereden baktım sokağa, çocukluğuma, boş arsaya, yeşil kapılarına... Yeşil gözlerini son defa göremedim... Omuzları daha geniş, gözleri daha iyi gören başka bir Vita' lı mahalleye taşındık. Benim gözlerimde daha iyi görmeye başladı belki de, belki tamamen kapandı. Alnımdaki yara hiç kapanmadı. Belki bir şeyleri değiştirmekti amaç ama bilmiyorum ben değiştim mi yoksa hep o mahalledeki 'yabancı' çocuk olarak mı kaldım. Bir tarafım hep o sokakta kaldı. Nefreti, korkuyu, gizleri ve daha kimbilir ne çok şeyi öğrendiğim sokakta. O sokak hep orada, biraz sefil, giderek çürüyerek bekledi durdu...

Yıllar sonra. Yaz zamanı, vapurlu bir şehrin erimiş kaldırımlarında yeniden karşılaşmamız. Sarı tarazlı saçları uzun kızıl nehirlere dönmüş, tanıyamamışım. O tanıdı beni. Yeşil gözlerinin altındaki mor çukurlara karşın yürüyen kor bir alev gibi yakıyordu sokakları. Geceye devrildik beraber. Ben kaybolmuş umutlarımı yollarda o şehir senin bu şehir kimin ararken, başka birisi mi olmuştum? O yalnızlığını alkolle ve hapla harmanlamış, kollarına sigara ile bordo güller açmış, aynı kız mıydı?

Anlatıp durdum gündelik yaşamın sıkıcı rutinlerini yıllar sonra 'ilk gece' de ne kadar anlatılabilinirse. O, kuleye hapsedilmiş prenses, o, şişeye verdi, sustu. Uzaklara bakan gözlerinde sekiz yaşının dizlerindeki bereleri vardı, bileklerindeki jilet izlerindeki hüzün çocukluğumuzun vita tenekeli kalburaltı mahalleleriydi. Aynı kızdı işte. Ben sorular sordum, o ikinci şişeye verdi kendini. Ben ona baktım o aldatılmıştı. Ben kaybetmiştim, o kaybetmişti. Yuvarlanan taşlar gibi sürükleniyorduk rüzgarın önünde. Kayıtsız çocukluk, görkemli ilkgençlik zamanları çok gerilerde kalmış anlamsız yaz zamanı başlamıştı. Beklentisiz, sıkıcı, kendini bilir. Çaresiz akıp gidiyordu zaman avuçlarımdan. 'Kaybeden' dik, neyi kaybettik; yaşama sevincini belki, belki sadece isteğimizi. Az sevilen bir kahramanın dediği gibi: " Tadı yoktu hiç bir şeyin; elde etmenin ya da kazanmanın" hepsi bu.

İki sürüklenen gibi daldık gecenin iç gıcıklayan ışıklarına. O kaldırımdan bu bara, bu bardan o kaldırıma adımladık geceyi. En son... uzun ince bir sevişme tutturduk, geceyi tekmeledik güneş akıncaya kadar damarlarından. Geçmiş kimsesiz gecelerimizin, o gecenin ve gelecek haftanın üzerine boşaldık. Kan gelene kadar göğüslerimizden, boynumuzdan ısırdık, kaçırılmış trenleri son vagonundan olsa bile yakalamaya çalışarak. Gerçek korku, gerçek kavga, gerçek aşk, gerçek gözyaşları akıttık çatı katında hayaller üzerine.

Zaman ipi koparılmış inci kolyesinin taneleri gibi saçılıp gitti takvimin sayfalarından. Şu bildik yalnız sabahlarımdan birine uyandım. Şişenin içine bırakılmış bir mektupla ve sonumu hazırlayan 'gaz kokusu' ile. Gitmişti. Yazı, sıcak yatakları, sırılsıklam sevişmeleri, aşkı, korkuyu, planları bırakarak. Gazı açık bırakmıştı, beni de kurtarmak istemişti belki, neden gazı açık bıraktı, neden havaya uçmadım kimse bilemedi. Gitmişti işte. Şu bildik gidişler, terkedişler, termineller, demiryolları, bir sabah kalktığında yanında bulamamak gibi gitmişti. Uyandım, havalandırdım çatı katını, bir sigara yaktım, kendime yeni bir bira açtım... soğuk, sarışın, kimsesiz... Okumaya başladım...

"Yaz bitti... Sandalyeler toplanıp tüm şehir parkları kapanacak yakında... Naftalin kokulu sandıkları açıp, kalın kazaklar çıkarma mevsimi benim içinse gitmek zamanı yaz bitişleri...
Bir uçtan bir uca geçiyorum geniş caddeyi. Bir uçtan bir uca şehri, geceyi ... Herşey çok tozlu ve eski. Bütün sokak lambaları kirli bu şehrin, sokakları yarı aydınlık hep... Kapının önünden geçiyorum. Sen temiz çarşaflarının arasına gömülmek zamanındasın... sıcak çay içme zamanlarında belki... Bense, sadece, ait olamadığım iki zaman aralığında kalmak istiyorum sırtım üşürken. Oysa ansızın bitiyor sokak, kapaniyor gece. Saat geceyarısını çoktan geçti 'kapatıyoruz' diyor yuzume eğilen karanlık bir yüz. Hadi ordan diyorum içimden. 'Hiç bir zaman bu kadar geç kalmam ben'

Kapının önünden geçiyorum... Pencereni sonuna kadar açıp sesini bırakıyorum gökyüzüne... Acıların mavi tüllerini sarıp usulca ıslatıyorum bedenini... Uyuyorsun, çıplaksın, hiiç duymuyorsun.

Niye mi bu mektup öyleyse. Kendi kendime verdiğim çok eski bir sözü tutmak için belki... Kalemin son surunu korumak için... Böyle sessiz ayrılıklar yoruyor beni... Kendi kendime, kendimce yaşadığım bir ayrılık olmasın istiyorum bu defa, belki de... Yine de hiç farketmiyor... Sessiz sedasiz çıkıp gidiyorum bu şehirden, geceden, sokaklardan öteye. Sense kalıyorsun bir avucunda ateş, bir avucunda rüzgarı taşıyarak... Biliyorsun... Bekliyorsun oyunun sonunu...

Bir romanın herhangi bir sayfası kopup takılıyor rüzgara... Biliyorum eksik kalirsa o sayfa hiçbir zaman büyüyemem ben... Hep koşuyorum ardından sayfanın, rüzgar benim peşimde... Tam yakalamak üzereyken, 'saat geceyarısını çoktan geçti diyor bir ses, kapatıyoruz'... Hadi ordan diyemiyorum bu defa... Oturup birlikte, rüzgarın zaferini kutluyoruz.

Bir yerlerde siyah-beyaz bir fotograf karesi 'ölüm' ... Sürmanşet ayrılıklar ve devamı... Ondördüncü sayfada bir hayat benimki... Bütün dağınıklıklarımın ortasında oturuyoruz işte... Akasya ağaçlarımın, sokaktaki çocuk sesimin, petit-kareli bir masa örtüsünün, duvardaki koca bir deliğin, giysilerin, rollerin, bir zamanlar sahne kapanırken üzerime yıkılan perdenin, eski kırkbeşliklerin, savurup attığım küllerimin tam ortasında, seninle... Oysa anlatacak ne çok sey vardı bilmediğim, bilmediğin...

Kalkıp kaçıyorum ben, ayaklarim çarpıyor ağladığım bir güne, kutudaki takılara, bana yazılmış ufak bir nota (dogum günün kutlu olsun , seni özledik. mesela) şişeleri deviriyorum kaçarken, ayaklarım kanıyor...

Yaz bitti... Gazoz kapaklarını saklayacağız yatağın altına. Sobalarin üstünde kestane pişirip, kokusunu çekeceğiz içimize bol bol... Hafifçe ürperme mevsimi yaşıyor zaman... Benim içinse, gitmek vakti, kaybetmeden biletimi...

'Yine de herşeye hazır olmak için yaşar insan' tekerlekler donerken... 'Hayır' diyor bir ses, 'Hayır çocuk oyun bu değil, SALCALI TRENİ SÜRMEK UZAKLARA...'

Seninle olmak, gökkuşağının altında durmaktı sadece bir an... Yine de hiç özlemeyeceğim seni biliyor musun... kar yağmadıkça, tütün içmedikçe, sarhoş olmadıkça......"

Sonra oturdum bir mektupta ben yazdım... O' nun yaptığı gibi boşalmış bir şişenin içine koyup denize attım...

"Yaz bitti...
şehri bir boydan bir boya geçiyorum beyaz çarşaflara, yalanlara aldırmadan, yeniden yalnız kalıyorum, yeniden kahraman oluyorum eskiyip unutulmuş lokomotiflerin korkulu rüyalarında, terkedilmiş yemekli vagonların artık ölmüş garsonlarının gelecek planlarinda... Gitmek yeniden başlamaktır, unutmak bağlanmak geçmişe...

Yaz bitti, ne tadı kaldı artık sonbahar çaybahçelerinin ne de sevgililere yazılan mektupların... Bir elimde rüzgar, bir elimde ateş geçmişin geri gelmesini bekliyorum, biliyorum ancak bu şekilde olur, ancak bu şekilde gerçekleşir düşlerimiz... Sokak bitiyor kapanıyor gece, ben uzun bir yola çıkıyorum, geceyi unutuyorum rakıyı ve senin uzun saçlarını... Yine de kokun takılıyor işte aklıma ve yaşanmamış geceler ve kırık dökük cümleler, ayakkabıların, bacaklarının o ayakkabılardan şekillenmesi, ille de yalnızlığın ama artık ne görmek istiyorum seni ne de duymak sesini...

Oysa anlatacak ne çok sey vardi ve ne kadar az zaman... Yaz bitti ve gazoz kapaklarını içinde bedava Efes yazanlarla değiştiriyorum.... Yaz bitti artık sadece yeni bir şişe alacak gücüm var ve yeni bir otelde yeni bir sabaha uyanıp yeni bir kadına aşık olmak zamanı, sonbahar... Sonbahar; Yeni Rakı ve hüzün, yeni aşk ve yeniden anlaşılamamak. Sonbahar yaşlı yüzme havuzu ve kaybetmiş tenis kortu... Sonbahar dökülen yapraklar 'artık çok geç' lerin üzerine yağan....

Geceyi geçiyorum ve şehri... Kapının önünden geçiyorum BİRLERİ PASTAYI YAĞMURDA BIRAKMIŞ... Yağmurlar yıkayıp götürecek çıplak gecelerimizi, yanlış hesaplarımızı, elimizde ne varsa... Sorgusuz sualsiz... Yeniden o trene biniyorum, biliyorum ne zaman bu trene binsem yeniden kahraman olurum, ne zamandır yapmadığım binlerce şey geliyor aklıma; bir mektuba cevap yazmak, kısa samsunumu kibritle yakmak, sarışın çilli garsonlara gülümseyerek rakı ve piyaz siparişi vermek, beyin elmasi toplamak alacakaranlıklarda, kerpiç evlerde 'highway star' dinlemek, yeniden aşık olmak... Biliyorum artık genç değilim... Biliyorum hiç bir şey eskisi gibi olmayacak ben geçmişin geri gelmesini beklerken...
'unuttum gitti'
unuttum gitti geberik' ... "

Zehir giderek işliyor bedenime... Sen ben diye bir şey yok artik... Ben diye bir şey de yok ya da sokakta islanmiş o küçük kedi, çingene tinerci çocuk, yağmur köpeği... Zaman ve uzam herkes için yeterince acımasız ve gidişler terkedişler, kaçaklar, kaybedenler, dayak yiyenler kocasından, babasının zorla çıraklık eğitimine gönderdikleri... Ve yaz, guneşini sadece tanıdıklarının üzerine gönderdi... yalnızdım, kimsesizdim ve bir kaç kendini bilmezin nüfus cüzdanlarını buruşturup attım çöp sepetine, tanımadığım kadınların kıçlarıyla hayaller kurdum, mavi topuklularınla sedergine' li sabahları paylaştım... Hiç acımadı zaman, gençlik üstün ırk, dostluk belediyenin işi, TANRI BİFTEĞİ OLMAYAN BİR RESTAURANT, yeni rakı ve hüzün, sarışın ve köpüklü, şarap ve yalnız geceler...

Yaz bitti ve erguvan bahçelerine giremeyen platonik aşklar, yaz bitti ve unutulmuş yıldızlar, yaz bitti ve gitti şehirlerarasi otobüsler şehirlerarası yollara, yaz bitti ve trenler bitti.... çaybahçeleri, ertelenmiş biletler, yazzz hakkaten bitti...
Aşk artik burada oturmuyor, bambaşka barların bambaşka yalnızlıklarında yeni bir kapı bulurum hesabı gözü yaşlı kadınların peşinden olmadık yağmur ormanlarına koşuyor ama, biz biliyoruz ‘aşk’ bitti...

Sonra şu abarttığın tren seni almadan gitti, sen yalniz başına buralardasin işte... şikayet et
Bütün trenler gitti çünkü... Git ve kalma bu şehirde...
...

Kış zamanı...
yalandolan çiçekleri renginde sarı, yapmacık sevgili gözlerine sarılmış bedenlerimizin üzerine yağan soğuk, kişiliksiz zaman. Tombul kadınlarla legal sevişmeler mevsimi. Estetikli magazin programları eşliğinde plastik otuzbirler. Kış zamanı...

Yeni yollara düştüm ortalama otel odalarını kalleş cep kanyaklarıyla paylaştım. Gurbet yalnızlarıyla yarınsız arkadaşlıklar, pavyonlar, sanal geceler üzerine yağan kar. Arabesk tadında kendime acımalar yaşadım. Sonra yollara verdim kendimi, uzaklara. Yol çizgilerini sayarak kar altındaki bozkırlara verdim gönlümü. Sahte dostluklara eyvallah dedim ve zamanı buzdolabına dökülen bir marmelat gibi kendi haline bıraktım akıp gitti o da... Devrik bir kraldım kalelerini kaybetmiş, umurunda olmayan bir yolcuydum... Sürgündeki devrik kral...

Artık kış mevsiminin ta kendisiydim... yağsız tuzsuz, sınırlı ilişkiler, göbeğim, karaciğerim ve artık ne farkederki...
...

O'nu gördüm... O denize baktı, kuleye hapsedilmiş kraliçe... O uzaklara baktı... Ben yola baktım, sürgündeki kral... O'nu gördüm... O denize baktı, ben yola... Son görüşümdü...

Cebimden paketimi çıkarıp yeni bir sigarayı kibritle ateşledim... Yılanderisi ceketimi bankta uyuyan bir adamın üzerine örttüm... Arka cebimden kanyağımı çıkarıp dipledim... Fırlatıp attım kalan ne varsa... Yola düştüm, yeni bir kent, yeni bir yangın, yeni bir başlangıç ya da son... Yeni bir çakmaktan yeni bir paket sigara ya da yeni bir şişeden farksızdı...

Son görüşümdü...

Alıntı
http://www.yasamdersleri.com/yazi.asp?id=210




Not: Konular İnternet Sitelerinden derlenerek alıntı yapılmıştır.








BilX.Net