Reklamlar
Rad Suresi Tefsiri ve Anlamı

Rad Suresi Tefsiri ve Anlamı »            Bu surenin hangi dönemde vahyedildiği konusunda oldukça farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbni ‘Abbâs'a atfedilen bir görüşe göre sure

Gönderen Konu: Rad Suresi Tefsiri ve Anlamı  (Okunma sayısı 791 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı administrator

  • Administrator
  • General
  • *****
  • İleti: 24517
  • Karma: +3/-1
    • Profili Görüntüle
    • Toplist Ekle Site Ekle

Rad Suresi Tefsiri ve Anlamı
« : Eylül 06, 2012, 12:06:28 ÖÖ »
          
Bu surenin hangi dönemde vahyedildiği konusunda oldukça farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbni ‘Abbâs'a atfedilen bir görüşe göre sure Mekkî surelerden biridir (Suyûtî); oysa Taberânî'nin bahsettiği başka bazı otoriteler yine İbni ‘Abbâs'tan surenin Medine dönemine ait olduğunu rivayet etmektedirler (a.g.e.). Suyûtî'nin kendisi ise surenin Mekkî olduğu ama bazı ayetlerinin Medine'de vahyedildiği görüşündedir; Beydâvî ve Râzî de aynı görüştedirler. Zemahşerî ise surenin hangi dönemde indirildiğinin kesin olarak bilinmediğini söylemekle yetinmiştir. Diğer pek çok sure gibi bu sure de adını, metinde sözün akışı içinde geçen ve ilk Müslüman kuşağın zihninde yer eden bir sözcükten almaktadır; bu sözcük, müşahede edilebilir tabiat olaylarında kendini gösteren Allah'ın yaratıcı kudretinin alametlerinden biri olarak 13. ayette sözü edilen Ra‘d (gök gürültüsü) sözcüğüdür. Surenin başlıca konusu, gözardı edilmeleri halinde insanı kaçınılmaz azaba sürükleyecek olan temel birtakım ahlakî gerçeklere işaret etmek üzere Allah'ın peygamberleri aracılığıyla insanoğluna vahiy göndermesi olgusudur (bkz. 31. ayetin son paragrafı ve 57. not). Bu ahlakî gerçekler öylesine gözardı edilemeyecek gerçeklerdir ki onların 'sağduyu sahibi ... [ve] Allah'la olan andlarına/andlaşmalarına bağlı kalan kimseler' (19-20. ayetler) tarafından kavranıp gözetilmesi, kendilerinin kesin olarak 'huzurlu bir hayata ve varılacak gayelerin en güzeline' (29. ayet) ulaşmalarını sağlamaktadır; çünkü 'insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmemektedir' (11. ayet).
1.    Elif-Lâm-Mîm-Râ. (1) BUNLAR sana vahiyle bildirilen mesajlardır; (2) ve sana Rabbin katından indirilenler hakkın tâ kendisidir; ama yine de insanların çoğu [buna] inanmayacaklar. (3)

1 - Bkz. Ek II.

2 - Bazı müfessirler her ne kadar kitâb ("ilahî kelâm" yahut "vahiy") terimiyle burada özellikle bu sureye işaret edildiği görüşünde iseler de, İbni ‘Abbâs, ısrarla, bununla bir bütün olarak Kur'an'ın kasdedilmiş olduğunu söylemektedir (Beğavî).

3 - Bu bölüm bundan önceki surenin son ayetleriyle (102-111) ve özellikle 103. ayetiyle bağlantılıdır; zikredilen ayetlerin hepsi Kur'an'ın ilahî bir menşe'i haiz olduğu hususunu işlemektedirler.

   
2.    Gökleri, görülebilir herhangi bir destek, dayanak olmadan yükselten ve sonra da kudret ve hükümranlık tahtına (4) kurulan Allah'tır; her biri -[O'nun tarafından] belirlenmiş bir süre için (5) - kendi seyrini sürdüren güneşi ve ayı [koyduğu yasalara] tâbi tutan O'dur; var olan her şeyi (yöneten), çekip çeviren de O. Bütün bu mesajları açık açık dile getiriyor ki, [Yargı Günü'nde] Rabbinizin huzuruna çıkacağınıza yürekten kesin bir biçimde inanasınız. (6)

4 - Bu ibareye ilişkin bir açıklama için bkz. 7. sure, 43. not. İnsanın görebileceği "türden herhangi bir destek, dayanak olmaksızın göklerin yükseltilmesi"ne gelince, hatırlanmalıdır ki semâ' ismi öncelikle "[başka bir şeyin] üstündeki şey" anlamına gelmekte ve -daha çok semâvât çoğul formuyla- (a) görünebilir gökleri (bazan da bulutları), (b) yıldızların, güneş sistemlerinin (bizimkisi de dahil) ve galaksilerin kendi yörüngelerinde seyrettikleri kozmik uzayı ve (c) kaynak olarak Allah'a varan (çünkü O, kelimenin mecazî anlamıyla var olan her şeyin "üstünde"dir) soyut güç ve kudret kavramını ifade için kullanılır. Bizce, yukarıdaki ayette kasdedilen, semâvât teriminin bu üç anlamından ikincisidir; yani, içinde gezegen, yıldız, nebüla yahut galaksi türünden madde kümelenmelerinin, merkezkaç kuvvetlere ve karşılıklı kütlesel çekimlere dayanarak durmadan hareket eden bir sisteme bağlı olarak boşlukta "asılıymışcasına" yer tuttuğu kozmik ya da uzaysal evrendir.

5 - Bu "belirlenmiş süre", bildiğimiz haliyle dünyanın sonuna işaret ediyor olabileceği gibi -ki bu takdirde yaratılmış âlemin sonluluğunu îma etmektedir- (Beğavî ve Râzî'nin kaydettiği üzere) Abdullah b. ‘Abbâs'a göre, diğer gök kütleleri gibi güneşin ve ayın, zamanda ve uzaydaki hareketlerinde izlenen düzenli evreleri ya da peryotları da işaret ediyor olabilir.

6 - Yani, "evreni yaratan ve var olan her şeyi çekip çeviren Allah'ın aynı şekilde sizi ölümden sonra diriltmeye ve dünyada yaptıklarınıza bakarak ahirette sizi hesaba çekip yargılamaya gücü yeteceğini düşünüp anlayasınız".

   
3.    Yeryüzünü yayıp genişleten ve onun üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştirip vadilerinden nehirler akıtan ve orada her tür bitkiden iki cins yaratan (7) ve gündüzü geceyle örtüp bürüyen O'dur. Doğrusu, bütün bunlarda, düşünen insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır!

7 - Lafzen, "ve bütün ürünlerden orada [yani, yeryüzünde] çiftler (zevceyn isneyn) türeten/çıkaran O'dur". Zevc terimi bu anlam örgüsü içinde "bir çift" anlamına da gelebilir, "çifti oluşturan şeylerden biri" anlamına da; Ama zevceyn ikileme (tesniye) formunu isneyn sayı sıfatı izlediği zaman, bu sözcük grubu, şüpheye yer bırakmayacak biçimde, "erkek-dişi iki cinsin birlikte oluşturduğu bir çift"i ifade eder. Bu itibarla, yukarıdaki ifade her bitki türünden iki cinsin (yani, erkek ve dişi) var olduğunu dile getirmektedir ki, bu botanik bilimiyle tam bir uyum ortaya koymaktadır. (Pamuk gibi bazı bitkilerde erkek ve dişi üreme organları çoğu zaman aynı çiçekte, birlikte bulunmaktadır. Buna karşılık, kabak türünden bazı bitkilerde görüldüğü gibi, bazan erkek ve dişi organlar aynı bitkinin değişik çiçeklerinde; ve daha seyrek olmak üzere, hurma ağacında olduğu gibi, bazan da erkek ve dişi bitki bütünüyle ayrı sapta ya da gövdede tek-cinsiyetli olarak ortaya çıkmaktadır.)

   
4.    Ve yeryüzünde birbirine komşu [ama yine de yapı olarak birbirinden ayrı (8) nice] kara parçaları, üzüm bağları, hububat ekili tarlalar, bir kökten sürgün verip küme halinde ya da tek başına (9) boy veren hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı suyla sulanırlar: hal böyleyken yine de [insanlara ve hayvanlara sağladıkları] ürünler bakımından Biz onların bazılarını bazılarına üstün kılıyoruz. (10) Doğrusu, bütün bunlarda aklını kullanan insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır.

8 - Yani, toprağın yapısı, verimliliği ve verdiği ürünün cinsi bakımından. Kendisinden önceki ibarenin anlamını açıklamak için yapılan ve hemen bütün müfessirlerce kabul gören bu ilavenin gerekliliği sonraki cümlelerde açıkça ortaya çıkıyor.

9 - Lafzen, "çatalsız, küme halinde olmayan" (ğayru sınvân) -yani, bir kökten bir tek ağaç halinde çıkan.

10 - Karş. 6:99 ve 141. İşaret edilen bu ayetlerde de, Allah'ın bir amaca dayanan yaratıcı etkinliğinin işaretlerinden olarak bitkilerin/ürünlerin çok-çeşitliliğine, çok-biçimliliğine ve onların insanlar ve hayvanlar için değişen yararlarına dikkat çekilmektedir.

   
5.    FAKAT eğer [Allah'ın yarattığı bu harikalara] şaşıyorsanız inkarcıların şu sözlerine de şaşın: "Nasıl yani! Biz toza toprağa karıştıktan sonra [yeniden hayata dönmek üzre] bir kez daha mı yaratılacağız?" (11) İşte (bunu söyleyenler) Rablerini inkara kalkışan kimselerdir;(12) işte böyleleri boyunlarında [kendi davranışlarının bir sonucu olarak] bukağılar taşıyan kimselerdir; (13) ve işte böyleleri, yerleşip kalmak üzere ateşe girecek olan kimselerdir.

11 - Yani, hayat belirtisi gösteren bütün olay ve olgularda belli bir amaçlılığın gözetildiğine ve dolayısıyla üstün kudret ve ilim sahibi yaratıcı bir gücün varlığına delalet eden tüm müşahede edilebilir alametlere rağmen insanın Allah'ı inkara kalkışabilmesi nasıl şaşırtıcı bir şeyse; Allah'a belli belirsiz inandığı halde ölümden sonra dirilişe inanmakta güçlük çeken insanların varlığını görmek de en az o kadar şaşırtıcıdır: çünkü, eğer Allah evreni ve onda harikalar halinde müşahede edilen hayat olgusunu yaratmışsa, açıktır ki, yeni bir yaratma hamlesiyle ölümden sonra hayatı yeniden yaratacak güce ve bunun için gerekli vasıtalara da sahiptir.

12 - Çünkü böyleleri, ölümden sonra dirilişi inkar etmeleriyle zımnen Allah'ın sınırsız kudretini ve dolayısıyla fiilen Allah'ın varlığını inkar etmiş olmaktadırlar.

13 - Birtakım sahte değerlere bağlanıp kendilerini sorumsuzca çarpık yaşama tarzlarına teslim edenlerin içine düştükleri ruhsal tutsaklığı dile getiren mecazî bir ifade (karş. Zemahşerî, Râzî, Beydâvî). Ayrıca bkz. 34. sure, 44. not.

   
6.    [Ey Peygamber, hakkı inkara şartlanmış olmakla bunlar, demek ki] iyilik [ummak] yerine, kötülüğün ivedi olarak kendilerini gelip bulması yönünde sana (küstahça) meydan okuyorlar; (14) hem de, [o alay edip durdukları türden] nice ibret verici felaketin kendilerinden önce(ki toplumların) başına geldiğini [bildikleri] halde. Bununla birlikte, muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (esasta hep) bağışlayıcıdır; (15) ama, unutma ki, [aynı zamanda] cezasında da gerçekten çok şiddetlidir.

14 - Lafzen, "senden iyilikten önce kötülükte ivedi olmanı istiyorlar"; yani, kendilerine Hz. Peygamber tarafından teklif edilen doğru yol bilgi ve öğretisini gönüllü olarak kabul etmek yerine, Allah'ın, kendilerini uyarıp sakınmalarını istediği ibret verici cezayı, getirecekse bir an evvel başlarına getirmesi yönünde Hz. Peygamber'e alaycı bir tavırla meydan okuyorlar. (Burada ve Kur'an'ın pek çok yerinde dile getirilen bu "meydan okuma" tavrına dair daha etraflı bir açıklama için bkz. 6:57-58, 8:32 ve ilgili notlar.)

15 - Karş. 10:11'in ilk cümlesi ve ilgili 17. not.

   
7.    Bütün bunlara rağmen, hakkı inkara şartlanmış olanlar yine de [inanmaktan kaçınıyor ve] "Niçin o'na Rabbinden mucizevî bir alamet indirilmiyor?" (16) diyorlar. [Fakat, (onlar ne derlerse desinler)] sen sadece bir uyarıcısın ve bütün toplumlar için (asıl) yol gösterici [Allah'tır]. (17)

16 - Yani, o'nun (Muhammed (s)'in), gerçekten, kendisine Allah tarafından vahyedilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan bir işaret, bir delil. Ne var ki, Kur'an pek çok yerde (örn. 6:7, 111, 10:96-97 ya da 13:31) istedikleri türden herhangi bir mucizenin bile "hakkı inkara eğilimli" olanları ikna etmeyeceğini ifade etmektedir.

17 - Klasik müfessirlere göre bu cümleye değişik anlamlar verilebilir: (1) "Sen sadece bir uyarıcısın; ve her toplumun/her kavmin senin gibi bir yol göstericisi (yani, peygamberi) vardır" -Peygamberî rehberliğin devamlılığını vurgulayan Kur'an öğretisiyle uyumlu bir beyan; (2) "Sen sadece bir uyarıcı ve [aynı zamanda] bütün insanlar için bir yol göstericisin": bu yorum, önceki peygamberlerin hem belli bir zaman dilimiyle, hem de belli etnik bir çevreyle sınırlı misyonlarının tersine, Kur'ânî mesajın evrenselliğini vurgulamaktadır; (3) "Sen, sadece sana emanet edilen mesajı tebliğ etmekle görevli bir uyarıcısın, insanların gönlünü imana ısındıran asıl yol gösterici/hidayet edici ise yalnızca Allah'tır". Bu üç yorumdan bize en uygun geleni üçüncüsü olduğundan, ve ayrıca Abdullah İbni ‘Abbâs, Sa‘îd b. Cübeyr, Mücâhid ve Dehhâk tarafından da desteklendiğinden tercümemizde onu benimsedik. Zemahşerî'ye göre bu yorum, Allah'ın sınırsız bilgisine temas eden sonraki ayetle de desteklenmektedir.

8 Her bir dişinin neye gebe olduğunu ve rahimlerin neyi ne kadar erken bırakacağını, neyi ne kadar [olağan süresinden] fazla bekleteceğini bilen Allah'tır. (18) Çünkü [yarattığı] her şey O'nun katında bir ölçüye ve bir amaca bağlı kılınmıştır. (19)

18 - Unsâ terimi, insan için de, hayvan için de dişi varlığı belirtir. "Erken düşürme/erken bırakma" sözü ister gebelik süresinin beklenenin altına düşmesini ifade etsin, ister gebeliğin teşekkülündeki eksikliği, yani düşük yapmayı ifade etsin, belirtmek gerekir ki, ğayd ismi insan türü için kullanıldığında, "vaktinden önce vaz‘edilen cenini" yani, yedi aylıktan küçük cenini işaret eder (Tâcu'l-‘Arûs). "Artırmak" ya da "fazla bekletmek" sözüne gelince, bu da ya "erken düşürmeye" göre daha uzun bir süreyi belirtmek üzere gebeliğin tamamlanmasını, ya da gebeliğin olağan sürenin üstünde gerçekleşmesini ifade ediyor olabilir. (Çünkü, insan türü için gebelik bazan 280 günlük olağan süresinin üstüne çıkarak 305 güne ve bazı tıp otoritelerine göre de 307 güne varabilmektedir.) Buna ilaveten, Allah'ın "her bir dişinin neye gebe olduğunu" bilmesi, açıktır ki, hem henüz doğurulmamış olan dölün cinsiyetiyle, hem de rahimde taşınan dölün sayısıyle ilgilidir. Sonraki ayetin de gösterdiği gibi, Allah tarafından künhüyle bilindiğinden şüphe olmayan gebelik olgusunun sırlarına ilişkin bu atıf, O'nun rahimlerde olanı bildiği gibi, insanın en derindeki yatkınlıklarını da, gelişmesinde göstereceği yön ve doğrultuyu da bildiğini îma etmek içindir.

19 - Lafzen, "bir ölçüye göre" (bi-mikdârin) -yani, yaratıldığı özel amaca, var olmasının gerektirdiği şartlara ve Allah'ın yaratma planında oynaması öngörülen role uygun olarak.

   
8.    O, yaratılmışların duyu ve tasavvurlarının ötesinde olanları da, onların görüp gözleyebildikleri şeyleri de tam olarak bilmektedir. (20) Büyük olan O'dur; var olan veya olması mümkün her şeyin/herkesin üstünde ve ötesinde (21) olan O.

20 - Bkz. 6. sure, 65. not.

21 - Kur'an'da sadece bir kere ve burada geçen Allah'ın müte‘âl sıfatı, O'nun var olan ve olması mümkün her şeyin üstünde ve ötesinde, her şeyden sınırsızcasına aşkın ve başka bir deyişle, Zemahşerî'ye göre, beşerî tanımlarla tanımlanabilecek her şeyin/herkesin üstünde olduğunu ifade etmektedir. (Bu terimle ilgili olarak bkz. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili 88. not.)

   
9.    0 O'nun için sizden birinin düşüncesini (22) saklamasıyla açığa vurması ya da [kötülüklerini] gecenin örtüsü altında gizlemesiyle bu kişinin gün ışığında [cüretle ortalıkta] dolaşması (23) arasında bir fark yoktur.

22 - Kavl terimi, öncelikle "söz" ya da "ifade" anlamına gelmektedir; fakat ister bir iddia, bir tez ya da sistematik bir doktrin olarak sözlerle ifade edilmiş olsun, ister sadece zihinde taşınan cinsten olsun, deyimsel olarak "görüş/kanaat" anlamında da kullanılır. Sözkonusu terim, yukarıda açıkça dile getirilmeyen düşüncelere işaret ettiği için, çeviride terimin bu deyimsel anlamını esas aldık.

23 - Lafzen, "gün ışığında ortaya çıkması" -yani, kötülüğü açıkça işlemesi (Beğavî ve Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs'ın yorumu bu yönde). Yukarıdaki cümle Arapça kuruluşu içinde şöyle nakledilebilir: "Sizin içinizden düşüncesini (kavl) saklayanla onu açığa vuran O'nun için aynıdır; keza [kötülüklerini] geceyle örten de gündüzün ortaya çıkaran da O'nun için aynıdır".

   
10.    [Böyle biri sanıyor mu ki] kendisini önünden ve ardından izleyen (24) (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse (25) ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını (26) değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara [kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak] bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O'na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.

24 - Lafzen, "ellerinin arasından ve arkasından". 2:255'de olduğu gibi, "ellerinin arasında" tabiri "onun tarafından fark edilen, görülen" ya da "onun için aşikar olan" anlamına gelirken, "onun arkasında olan" tabiri mecazî olarak "onun haberdar olmadığı" ya da "ondan gizli" olan şey anlamında kullanılmaktadır. Bkz. bundan sonraki not.

25 - Lafzen, "Allah'ın emrinden". Yukarıdaki bölümün çevirisini büyük ölçüde mu‘akkibât ("bir şeyin hemen peşinden giden ya da gelen yahut kesintisiz olarak onu izleyen başka şey" anlamındaki mu‘akkib sözcüğünün çoğuludur) teriminin anlamı belirlemektedir. Klasik müfessirlerin çoğu mu‘akkibât sözcüğüne "melekler kafilesi" yahut "melekler ordusu" anlamını, yani, her insana refakat eden ve kesintisiz olarak birbirinin peşinden görev yapan kaydedici melekler anlamını vermişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresine "önünde ve arkasında sıralanan" yani, "insanı her yandan kuşatan" anlamını, min emrillâh ibaresine de "Allah'ın buyruğuyla" anlamını vermişler ve böylece mu‘akkibât sözcüğünden yola çıkarak ayeti meleklere ve onların gözcülük görevlerine işaret olarak yorumlamışlardır. Ne var ki, bu yorum bütün müfessirler tarafından desteklenmemektedir. İlk müfessirlerden bazıları mu‘akkibât teriminin, insanın, istek ve niyetlerini Allah'ın iradesinden bağımsız olarak gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacaklarına inandığı ve böylesine boş ve bâtıl bir inançla bağlanıp güvendiği her türlü dünyevî güçleri ve kavramları işaret ettiğini söylemiştir; Râzî'nin kaydettiğine göre bu vecîz ayeti ünlü müfessir Ebû Muslim İsfehânî de aynı yönde yorumlamıştır. Adı geçen müfessir 10. ayetle 11. ayetin baş kısmını aktarırken şöyle söylemektedir: "Allah'ın ilmine nisbetle, gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimseyle gün ışığında [cüretle ortalıkta] dolaşan kimse hep aynıdır... Çünkü gece[nin örtüsün]e sığınan kimse (böyle yapmakla) asla Allah'ın takdirinden (emr) kaçamaz, tıpkı yardımcılarıyla/refakatçileriyle (mu‘akkibât) çevrilmiş olarak gün ışığında dolaşan kimsenin bundan kaçamadığı gibi: çünkü o yardımcılar, o kimseyi Allah'ın emrine/takdirine karşı hiçbir şekilde koruyamazlar." Biz de çeviride bu doyurucu yorumu esas aldık. Günahkar kimsenin güvenip dayandığı "koruyucu" ya da "destekleyici" güçler (zenginlik, soy-sop, zürriyyet genişliği gibi) gözle görünür şeyler olabileceği gibi, (kişisel nüfûz, yüksek toplumsal itibar ya da kişinin "şans"ına inanması gibi) soyut ve görünmez şeyler de olabilir; bu husus, min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresinin "hem kişinin görüp farkında olduğu, hem de farkında olmadığı ya da kendisinden gizli" anlamına yorumlanması için bir dayanak oluşturmaktadır (bkz. önceki not).

26 - Lafzen, "içlerinde olanı". Bu ifadenin olumlu ve olumsuz olmak üzere iki anlamı vardır: yani, insanlar kendi nefislerini fesat ve yozlaşmaya terk etmedikçe Allah yardım ve esirgemesinden onları yoksun kılmaz (karş. 8:53); buna karşılık, yine Allah, bilerek-isteyerek günah işleyen kimseler kendi içlerindeki eğriliği, olumsuz eğilimleri değiştirerek bunu hak etmedikçe, onlara rahmet ve inayetini nasip etmez. En geniş anlamıyla bu ifade, hem bireysel, hem de toplumsal hayata yön ve biçim veren; taşıyıcılarının ahlakî niteliklerine ve "iç dünyalarındaki" ruhî/manevî biçimlenmelere göre uygarlıkları yükselten ya da alçaltan ilahî sebep-sonuç ilke ya da ilişkisini, yani, sünnetullâhı dile getirmektedir.

   
11.    [HEM] KORKUYU, [hem de] umudu (27) tattırmak için size şimşeği gösterip (yağmur) yüklü bulutları çağıran O'dur;

27 - Yani, Kur'an'da sık sık imanı ve manevî kurtuluşu simgeleyen yağmur umudunu. Bu ayetle söylem, yeniden bu surenin başında (2-4. ayetlerde) işlenen temaya; yani, tabiatta ilahî bir bilgi ve kudrete dayalı anlamlı ve amaçlı düzen ve işleyişin tanıklık ettiği hakikate: Allah'ın varlığı, birliği temasına dönüyor.

   
12.    gök gürlemesi O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle anmakta; melekler de korku ve sakınma içinde bunu yapmaktalar. Ve O yıldırımları gönderip onlarla dilediğini çarpmaktadır. (Hal böyleyken) onlar yine de Allah hakkında tartışıp duruyorlar; (28) hem de O('nun), kavranamaz ince ve derin planını gerçekleştirmek için sınırsız bir kudrete sahip olduğu ortada olduğu halde! (29)

28 - Yani, O'nun müte‘âl/aşkın varlığı ve Zâtı'nın niteliği hakkında.

29 - Râğıb'a göre, Kur'an'da yalnızca burada geçen şedîdu'l-mihâl ifadesi "insanın aklıyla kuşatamayacağı hikmetli, ince ve derin/aynı zamanda tutarlı planlar yapmakta ve gerçekleştirmekte sınırsız kudret sahibi" anlamına gelmektedir. Bizim verdiğimiz anlam da bu yoruma dayanıyor.

   
13.    Nihaî Gerçek'e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O'na yöneltilmelidir; (30) çünkü insanların O'nu bırakıp (31) da yakardıkları [öteki varlıklar ve güçler] bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, [onlara, yakarıp duran kimsenin durumu] ellerini (32) suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkar edenlerin yakarması kendilerini sapıklık içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.

30 - Lafzen, "Hakkın çağrısı [yahut "hakka yönelen dua"] O'nundur/O'na aittir" ya da, ayetin lafzına daha yakın bir aktarımla, "Bütün gerçek dualar [yalnızca] O'na aittir/O'na müteveccihtir." Bununla birlikte, hatırlanmalıdır ki, el-hakk ("hak/değişmeyen gerçek") terimi, Nihaî Gerçek'e ya da var olan her şeyin özündeki Aslî Sebeb'e (Almanca felsefî terminolojide Urgrund) işaret etmek üzere Allah'a atfedilen sıfatlardan biridir; dolayısıyla da‘vetu'l-hakk ifadesi ayetin devamında açıkça dile getirildiği gibi, başka varlıklara, güçlere ya da beşerî ilkelere dayanıp sığınmanın kendiliğinden (eo ipso) bâtıl ve yararsız olduğunu îma edecek şekilde, "Nihaî Gerçek olan O'na (Allah'a) yöneltilen dua yahut sığınma" olarak anlaşılabilir.

31 - Yahut: "Allah'la beraber"/"O'nun yanısıra".

32 - Lafzen, "iki avucunu".

   
14.    Göklerde ve yerde var olan her şey ve herkes isteyerek yahut zorunlu olarak Allah'ın önünde eğilmektedirler; (33) onların gölgeleri de sabah akşam bunu yapmaktadır. (34)

33 - Yescud ("yere kapanır" yahut "yere kapanırlar") ifadesi, Zemahşerî'ye göre, yaratıkların Allah'ın iradesine, yani O'nun kendi bünyelerinde ve içinde yer aldıkları çevrede, âlemde geçerli kıldığı tabii ilke ve yasalara mutlak manada bağlı olduklarını dile getiren mecazî bir ifadedir. Müfessirlerin çoğuna göre, Allah'a gönüllü ve isteyerek (yani, bilinçli olarak) baş eğenler melekler ve müminlerdir; hakkı inkar edenlere gelince, bunlar O'na baş eğmeye "istekli" olmasalar da, bir yaratık olarak bağlı oldukları fiziksel ve toplumsal ilke ve yasalar bakımından, farkında olmadan Allah'ın iradesine boyun eğmek zorundadırlar. Öte yandan, ayetin devamındaki "gölgeler" atfı da gözönünde bulundurulacak olursa, ayette geçen men ilgi zamirinin bu anlam örgüsü içinde sadece akıl sahibi varlıklarla değil, fakat canlı cansız bütün öteki fiziksel varlıklarla da, yani "göklerde ve yerde var olan her şeyle ve herkesle" alakalı olduğu, ister istemez anlaşılacaktır. (Ayrıca bkz. 16:48-49 ve 22:18.)

34 - Yani, herhangi bir fiziksel nesneden düşen gölgenin güneşin dünyaya göre aldığı duruma bağlı olarak değiştiği bilinmektedir; imdi, dünyanın güneş etrafında dönmesi, evrendeki diğer bütün olaylar gibi, sadece Allah'ın yaratıcı iradesinin bir sonucu olduğuna göre gölgelerin sabah ve akşam uzayıp öğlen vakti kısalması onların da Allah'a bağlı olduklarının görünür ifadesidir.

   
15.    "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" diye sor (onlara). Ve de ki "Allah[tır]! (Ve yine) de ki: "Peki, öyleyse [niçin] Allah'ı bırakıp, kendileri için bile ne bir yarar sağlayabilecek ne de bir zararı giderebilecek güçte olmayan şeyleri kendinize koruyucular, kayırıcılar olarak görüyorsunuz?" Sor (onlara): "Hiç kör olan kimseyle gören kimse bir olur mu? Yahut kopkoyu karanlıkla aydınlık bir tutulabilir mi?" Yoksa onlar Allah'la beraber, O'nun yarattığına benzer (şeyler) yaratan başka tanrısal güçlerin var olduğuna [gerçekten] inanıyorlar (35) da bu (sözde) yaratma eylemi onların gözünde [O'nun yaratma eylemine] benzer mi görünüyor? (36) De ki: "Her şeyin yaratıcısı Allah'tır; ve O'dur, var olan her şeyin üstünde mutlak hükümranlık sahibi Biricik (Yaratıcı)!"    
16.    r>
35 - Lafzen, "Allah'a ortaklar mı koşuyorlar/yakıştırıyorlar..." yani, ilahlığında ve yaratıcı kudretinde Allah'a ortak birtakım varlıklar mı vehmediyorlar? (Ayrıca bkz. 6. sure, 15. not.)

36 - Halk ("yaratma" yahut "yaratma eylemi") terimi çoğu zaman, mecazî anlamda, insanın belirli mahiyette bazı etkinlikleri için de kullanılıyor olmakla birlikte, bir ressama, bir şaire ya da bir filozofa atfedilen "yaratma" ile Allah'a atfedilen yaratma eylemi arasında bir mahiyet farkı vardır: çünkü insan "yaratırken" eserini bu yaratma eyleminden önce zaten mevcut bulunan unsurlardan yola çıkarak ortaya koymaktadır; denebilir ki, en üstün sanat eserinde bile sanatçının, yani "yaratıcı"nın yaptığı bütün iş, önceden mevcut bu unsurları belki yeni bir terkip içinde bir araya getirmekten ibarettir; ama "yoktan var etmek" anlamında yaratmaya gelince, kelimenin bu gerçek anlamıyla, yaratma kudret ve bilgisine sahip olan sadece Allah'tır; çünkü O, yaratma eyleminden önce ya bütün olarak, ya da unsurları itibariyle mevcut bulunmayan şeyi varetmektedir (karş. 2:117 -"O bir şeyin olmasını dilerse, ona sadece ‘Ol!' der -ve (o şey) olur"). Yukarıdaki ayette, Allah'tan başka herhangi bir gücün ya da varlığın da "O'nun yarattığı gibi yaratabileceği" yolundaki bâtıl ve çarpık inanca ilişkin atfın anlamı da budur.

   
17.    O gökten su indirdiğinde ve [kurumuş] nehir yatakları[ndan her biri] kendi hacimlerine göre dolup taştıklarında, (37) akıntı yüzeydeki çerçöpü, tortuyu alır götürür (38) tıpkı süs eşyası ya da alet yapmak için ateşte eritilen [madenlerin], yüzeyinde açığa çıkan köpüklü tortudan arındırılması gibidir bu.Hak ile bâtılı Allah işte böyle bir benzetmeyle gözönüne koyuyor: çünkü, gerçekten de, tortuysa, çerçöpse sözkonusu olan, bu, [bütün] köpüksü şeyler gibi akar gider; ama insanlara yararlı olan şeye gelince, o her (zaman olduğu) yerde, sapasağlam ayakta kalır. Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor,

37 - Çeviride "nehir yatakları" (evdiyeh) tabirinden önce yer alan ilave "kurumuş" sözcüğü bu ismin başında el harf-i tarifinin (belirtme takısının) bulunmaması yüzünden gerekli görülmüştür. Zemahşerî'ye göre "evdiyeh" sözcüğünün başında belirtme takısının bulunmaması, sadece bazı nehir yataklarının yağmurla dolup taştığının, ama ayette sözü geçen yağışı almayan bazılarınınsa kuru kaldığının ifadesidir. Akılda tutulmalıdır ki, vâd ya da halk dilindeki vâdî terimi öncelikle, aslında kuru olduğu halde bol yağış aldığı zaman suya kavuşan "su-yatağı" yahut "nehir-yatağı" demektir; sözcük ancak en geniş anlamıyla düşünüldüğü zaman, bazan akarsu ya da nehir anlamına da kullanılmaktadır.

38 - Zımnen, "geriye temiz ve berrak su kalır".

   
18.    Rableri(nin daveti)ne güzel bir karşılık verenlerle O'na hiç karşılık vermeyenlerin (39) durumlarını. [Bu sonrakiler], yeryüzünde ne varsa, hepsi onların olsa -hatta bunun iki katı- (40) [Hesap Günü'nde] kurtulmak için hiç şüphesiz bunların hepsini gözden çıkarırlardı: (41) İşte hesapların en kötüsü böylelerini bekliyor; böylelerinin sonunda varacakları yer de cehennem olacak: o ne kötü bir dinlenme yeri!

39 - Bu aktarım, Zemahşerî'nin yukarıdaki bölüme ilişkin açıklamasına dayanıyor. Öteki müfessirlere göre 18. ayetin başlangıcı önceki ayetin son cümlesinden bağımsız ve anlamını şöyle aktarabileceğimiz yeni bir cümledir: "Rablerinin (çağrısına) karşılık verenler için son derece üstün bir iyilik/güzellik (el-husnâ) vardır; O'na hiç karşılık vermeyenlere gelince..." Bizce, el-husnâ ifadesini inananların verdiği karşılığı niteleyen, tanımlayan bir sıfat olarak anlamlandıran Zemahşerî'nin yorumu, "Allah'ın yaptığı benzetmelere" ilişkin atfın bir kere daha ve tam olarak teyidi anlamına da geldiğine göre daha tercihe şayan gözükmektedir.

40 - Lafzen, "ve onunla birlikte onun bir misli daha".

41 - Karş. 3:91 ve ilgili 71. not.

   
19.    HEM, sana Rabbinden her ne ki indirilmişse, hak olduğunu gören kimseyle (bunu göremeyecek kadar) kör olan kimse bir midir?Bu gerçeği yalnızca akıl ve sağduyu sahipleri hatırdan çıkarmazlar;    
20.    onlar ki Allah'la olan bağlantılarına sadakat gösterir, andlaşmalarını asla bozmazlar; (42)

42 - Bu anlam örgüsü içinde "andlaşma" sözcüğü, kişinin Allah'a olan inancından doğan bütün yükümlülüklerini, bu inancın sonucu olarak hemcinslerine karşı üstlendiği bütün ahlakî, hukukî ve toplumsal yükümlülükleri kucaklayan genel bir kavramdır (Zemahşerî); bu konuyla ilgili olarak bkz. ‘akd teriminin geçtiği 5:1'in ilk cümlesi ve ilgili 1. not. "Allah'a karşı taahhüt" olarak çevirdiğim ‘ahdullâh terimiyle ilgili olarak da bkz. 2. sure, 19. not.

   
21.    ve onlar ki, Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağları) sıkı tutarlar; (43) Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranır, [O'nun çağrısına sağır kalanları bekleyen] o pek kötü hesaptan korkarlar;

43 - Bu bağlar -aile bağları, öksüz/yetim ve yoksullara karşı taşınan sorumluluklar, komşular arasındaki karşılıklı hak ve görevler gibi- insanlararası ilişkilerden doğan bütün bağları, ayrıca inananlar arasındaki İslam kardeşliğinin öngördüğü manevî ve dünyevî bağların hepsini içine almaktadır (karş. 8:75 ve ilgili notlar.) "Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağlar)" sözüyle aktardığımız ifade, en geniş anlamıyla, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevî yükümlülüğünü ve bu noktadan hareketle -Râzî'ye göre- tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlakî sorumluluğunu da dile getirmektedir.

   
22.    ve onlar ki, Rablerinin teveccühünü umarak güçlüklere göğüs gerip, namazda kararlılık gösterirler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık başkaları için harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar. (44) İşte, ahirette erişilecek olan nihaî huzur böylelerine özgüdür; (45)

44 - Bazı müfessirler, bu ifadeyi, "bir günah işledikleri zaman bunu [yani, bunun etki ya da sonucunu] pişmanlık duymak, tevbe etmek suretiyle giderirler" şeklinde yorumlamışlar (Zemahşerî'nin kaydettiğine göre İbni Keysân); bazıları ise, ayetteki "savmak" ya da "gidermek" tabirinin -muhtemelen bilmeden, istemeden- yapılan bir kötülüğün telafîsi için bir iyilik ya da iyi bir iş yapmak (Râzî), yahut (Zemahşerî'nin bahsettiği bir başka yorum) kötü ve olumsuz durumları söz ya da fiille düzeltmeye, ıslah etmeye çalışmak anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat klasik müfessirlerin ekseriyeti sözkonusu cümlenin en açık anlamının "kötülüğü iyilikle savarlar" şeklinde olduğu görüşündedir; bunun içindir ki, (Beğavî, Zemahşerî ve Râzî'nin kaydettiğine göre) aynı görüşü ifade etmek üzere Hasan Basrî, "[bir şeyden] yoksun bırakıldıkları zaman, verirler; kendilerine yapılan kötülüğü bunu yapana iyilik yaparak savarlar" ve "kötülüğü kötülükle değil, iyilikle giderirler". Keza bkz. 41:34-36.

45 - Lafzen, "[Ahiret] yurdunun sonucu/mahsulü onlarındır". ‘Ukbâ ismi hemen hemen bütün dil otoriteleri tarafından ‘âkibet ("sonuç", "netice", "her şeyin sonu" ve bundan hareketle "ödül", "karşılık" ve mecazî olarak "kader" ya da "ergi/nail olma" sözcüğüyle eş anlamlı bir sözcük olarak görülmüştür. Dâr terimi ise ed-dâru'l-âhira) "nihaî yurt"/"ahiret yurdu" yani, öte dünya anlamındadır.

   
23.    (orada) onların, atalarından, eşlerinden (46) ve çocuklarından doğru yolu tutan kimselerle birlikte gireceği, huzurla dolup taşan ebedî hasbahçeler vardır ki, her kapısından melekler onların yanına varıp

46 - Başka yerlerde belirttiğimiz gibi zevc terimi "çift" anlamına geldiği gibi, çifti oluşturan eşlerden biri, yani "eş" anlamına da gelmektedir. Bu, insan çiftleri için hem "zevci/kocayı", hem de "zevceyi/karıyı" ifade eder. Bunun gibi âbâ' (lafzen, "babalar" ya da "atalar") terimi de çoğunlukla hem babaları hem de anneleri, yani, "ana-babaları" ifade için kullanılır. Zemahşerî'ye göre ibarenin buradaki manası da böyledir. Çeviride "huzurla dolup taşan, ebedî" ifadesiyle, oldukça serbest bir karşılıkla aktarılan ‘adn terimine gelince, bu konuda bkz. terimin Kur'an'da ilk kullanıldığı yer olan 38:50 ve ilgili not.

   
24.    "Size selâm olsun! Çünkü siz (iyilikte) sebat ettiniz!" [diyecekler].(Hal) böyleyse, ahirette erişilecek olan bu mutlu son ne hoş ve ne güzel!    
25.    Fakat [yaratılışlarının gereği olan doğal bir] andlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen (47) Allah'la olan bağlantılarını bozup Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği (bağları) kesen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimselere gelince; işte, [Allah'ın] lâneti böylelerine yönelmiştir; (48) ve [öte dünyada] varılacak yerlerin en kötüsü de onlara ayrılmıştır.

47 - Lafzen, "üzerinde andlaşıldıktan (mîsâk) sonra". "Allah'la olan bağlantı, ahidleşme" ifadesi ve bizim parantez içinde "yaratılışlarının gereği ..." şeklindeki ilavemiz hk. daha geniş bir açıklama için bkz. 2. sure, 19. not.

48 - Kur'an'da geçen ve çoğu zaman pek de yerinde olmaksızın "beddua/kargış" olarak çevrilen ya da öyle anlaşılan (nitekim klasik dönem sonrası Arap konuşma dilinde de bu anlamda kullanılır olan) la‘net terimi aslında "sürgün" yahut "yabancılaşma" (ib‘âd) yani, iyi ve olumlu olan her şeyden uzaklaştırılma anlamını taşımaktadır (Lisânu'l-‘Arab). Bu anlamına bağlı olarak sözcük Kur'an'da günahkarlarla ilgili olarak Allah'a izafeten geçtiğinde, hemen her zaman "günahkarın Allah'ın rahmet ve inayetinden uzak tutulması" ya da "Allah tarafından reddedilmesi" anlamında geçmektedir. Yukarıdaki anlam akışı içinde sözcüğün bu anlamı, sonraki cümlede günahkarların geleceğini işaret etmek üzere kullanılan "varılacak yerlerin en kötüsü" şeklindeki ifadeyle ayrıca tekid edilmektedir. "Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği bağlar" ifadesine dair bir açıklama için bkz. yukarıda 43. not.

   
26.    RIZKI dilediğine bolca, dilediğine sınırlı ölçüde veren Allah'tır. Hal böyleyken, [bol rızık verilenler] dünya hayatıyla sevinirler; oysa, ahiret hayatı yanında dünya hayatı yalnızca geçici bir doyumdan, bir avuntudan ibarettir.    
27.    İMDİ, [Peygamber'in getirdiği mesajın] doğruluğunu inkar edenler, "Ona Rabbinden mucizevî bir alamet indirilmeli değil miydi?" (49) diyorlar. Sen de şöyle de: "Bilin ki, [sapmayı] dileyeni saptıran (50) da, O'na yöneleni Kendisine yaklaştıran da, şüphesiz Allah'tır;

49 - Bkz. bu surenin 7. ayeti ve ilgili 16. not. Muhtevası 2:27'ye dair 19. notta açıklanan ve bu surenin 25. ayetinde tekrarlanan bu sorunun burada da tekrarlanması, "[yaratılışlarının gereği olan doğal bir] andlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen, Allah'la olan bağlantılarını bozanlar" sözleriyle olan ilgisi dolayısıyladır. Sözkonusu kimselerin Allah'ın varlığını ve kendilerinin O'nun yol gösterici rahmetine olan ihtiyaçlarını idrak etmelerine yarayan derunî ve fıtrî yetilerini/yeteneklerini -bu dünyanın geçici hazlarına kendilerini kaptırmış olmalarından ötürü- tepmiş olmaları bu "hakkı inkar eden kimseler" için Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen mesajdaki ilahî tadı, ilahî soluğu hissetmelerini imkansız hale getirmektedir; ve bu yüzdendir ki böyleleri, gözle görülebilir haricî bir "mucize"yle desteklenmedikçe hakkı kabule yanaşmamaktadırlar. (Bkz. aynı konuyla ilgili olarak 6:109 üzerine 94. not.)

50 - Yahut: "Dilediğini saptıran Allah'tır". Yukarıda bizim benimsediğimiz anlam için bkz. 14. sure, 4. not.

   
28.    onlar ki, inanmışlar ve Allah'ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah'ı anarak huzura erişir.    
29.    (Evet,) imana erişen ve dürüst ve erdemli davranan o kimseler ki, kendileri için [bu dünyada] huzurlu bir hayat, [ahirette de] varılacak yerlerin en güzeli ayırılmıştır!"    
30.    İşte böylece (51) [ey Muhammed] seni, kendisinden önce nice toplumların gelip geçtiği bir [inanmayanlar] toplumu içinden (52) Elçi olarak çıkardık ki, sana vahyettiklerimizi onlara okuyup açıklayasın; çünkü [bilmezlikleri yüzünden] O Rahmân'ı inkar ediyor onlar. (53) De ki: "O'dur benim Rabbim. O'ndan başka tanrı yoktur. Ben O'na güven bağlamış bulunuyorum ve O'na dönüktür yönüm".

51 - Müfessirlerin çoğu kezâlike ("böylece" ya da "işte böylece") sözcüğünü önceki peygamberlere işaret olarak yani, "işte böyle, senden önce peygamberler gönderdiğimiz gibi, şimdi seni de gönderdik..." anlamını vererek açıklamışlardır. Ama, bu yorumlayıcı ilave pek de gerekli gibi gelmiyor bize; çünkü bizce bu kezâlike zarfı, doğrudan "O'na yöneleni Kendisine yaklaştıran Allah'tır" ifadesiyle bağlantılıdır; bir başka deyişle bu zarf ("işte böyle"), Allah'ın yol göstermesinin (hidayetinin) bir vasıtası olarak, Muhammed (s)'in görevini/tebliğini nitelendirmektedir (görünüşe bakılırsa Taberî de yukarıdaki ifadeyi böyle anlamıştır).

52 - Lafzen, "kendisinden önce [başka] toplumların gelip geçtiği bir topluma"; son Peygamber Muhammed (s)'e kadar ve o'ndan önceki zamanlarda peygamberî vahyin sürekliliğine, kesintisizliğine ilişkin dolaylı bir atıf (Zemahşerî, Râzî). "[İnanmayanlar] toplumuna" ifadesindeki parantez içi ilavemiz İbni Kesîr'in bu ayete ilişkin yorumuna dayanmaktadır; erselnâke (lafzen, "seni gönderdik") ifadesini "... Elçi olarak çıkardık" diye çevirmemizin sebebi bu ifadeden önce (İngilizce metinde sonra -T.ç.n.) "içinden" (amidst) edatının yer almasıdır.

53 - Yani, ya Allah'ın varlığını tanımaya yanaşmayarak, ya O'nun ulaştırdığı doğru yol bilgisini reddederek ya da O'nunla birlikte başka güçlere, başka varlıklara da tanrısal nitelikler yakıştırarak.

   
31.    [Onlar] kendisiyle dağların yürütüldüğü, yeryüzünün yarılıp açıldığı, ölülerin konuşturulduğu [ilahî] bir metin [dinlemiş olsalardı ona da inanmazlardı]! (54) Oysa, olacak olan her şeye karar verme gücü yalnızca Allah'a aittir. (55) Peki, inananlar hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah öyle olmasını dileseydi bütün insanlığı doğru yola yöneltirdi? (56) Fakat, o hakkı inkara şartlanmış olanlara gelince, işledikleri kötülüklerden ötürü, böylelerinin başlarına her an beklenmedik bir felaket çullanmaktan ya da yurtlarının yanına-yakınına inmekten geri kalmaz, (57) tâ ki Allah'ın verdiği söz yerine gelinceye kadar; gerçek şu ki, Allah verdiği sözü yerine getirmekten asla geri durmaz!

54 - Parantez içinde yaptığımız ilave açıklamalar Taberî ve Zeccâc'ın ayete ilişkin tefsirlerine dayanmaktadır (Râzî'nin kaydettiğine göre ve yine Zeccâc'ı ismen anmaksızın Beğavî ve Zemahşerî'nin kaydettiğine göre); karş. 6:109-111.

55 - Lafzen, "bütün işler (ya da "buyruk/emir") bütünüyle Allah'a aittir"; yani, hiçbir "mucizevî belirti", Allah'la olan bağlantılarını koparmaları yüzünden kalpleri Allah tarafından mühürlenmiş bulunan kimselerin inanmasını sağlayamaz (bkz. 2. sure, 7 ve 19. notlar).

56 - Allah'ın insana doğru ile eğri arasında seçim yapma serbestisini bahşetmiş olmasının anlamı şu vahyî ifadelerde yatmaktadır: "O'na yönelmiş olan herkesi" (yukarıda 27. ayet) ve "Allah'la olan bağlantılarına sadakat gösterenleri (20. ayet) Allah kendisine yöneltir"; pek tabii, bunun yanında, yine O, "Allah'la olan bağlantılarını koparan günahkarlardan" (2:26-27) hidayetini, doğru yol bilgisini uzak tutar. Ayrıca bkz. 6:149'un son cümlesi ve ilgili 143. not.

57 - Lafzen, "beklenmedik bir felaket (kâri‘a) onların başına çullanmaktan ya da evlerinin yakınına inmekten geri kalmaz (lâ yezâl)". Bu ifade tekrar ve süreklilik ifade ettiğine göre, demek ki kâri‘a ismi tekil de olsa burada toplu bir anlam taşımakta; yani, manevî değerleri bile-isteye gözardı etmelerinden ötürü "hakkı inkara şartlanmış olanlar" (ellezîne keferû)'ın başına kesintisiz bir biçimde sosyal felaketlerin, kardeş kavgalarının, karşılıklı haksızlık ve tecavüzlerin geleceğini, ya da doğal çevrenin bozulması yoluyla felaketin onları dolaylı olarak etkileyeceğini ifade etmektedir ki, bizce "felaketin onların yerlerinin yurtlarının yakınına inmesi"nden kasıd da budur. (Karş. bu konuda 5:33 ve ilgili notlar, özellikle 55. not.)

   
32.    Gerçek şu ki, senden önceki elçilerle de alay edilmişti; buna rağmen, Biz o hakkı inkara şartlanmış kimseleri bir süre kendi hallerine bıraktık; ama sonunda kıskıvrak yakaladık. Ve (böylece) Benim cezalandırmam nasıl olurmuş, (gördüler)!    
33.    PEKİ, kimdir -elbette O!- yaşayan her varlığı, (58) hak ettiği şeye (59) bakarak görüp gözeten? Yine de Allah'a ortak koşuyorlar (öyle mi?). De ki: "Onlara [istediğiniz] ismi verin: (60) sanki O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber verdiğinizi sanıyorsunuz? Yoksa sadece sözcüklerle mi oynuyorsunuz?" (61) Hayır, tersine, hakkı inkara şartlanmış olanların çarpık tasavvurları (62) kendilerine güzel gösteriliyor; ve böylece [doğru] yoldan döndürülüveriyorlar: ve zaten Allah'ın sapıklık içinde bıraktığı kimseye yol gösteren bulunmaz. (63)

58 - Nefs teriminin burada "kişi/kimse" yahut hem insanları, hem de öteki canlıları işaret etmek üzere "yaşayan varlık" anlamına geldiği aşikardır.

59 - Lafzen, "kazandığı/elde ettiği şeye göre" -yani, hayatî ihtiyaçlarına göre; insan sözkonusu olduğu zaman da, ayrıca, hak ettiği şeye göre.

60 - Lafzen, "onları isimlendirin". Müfessirlerin çoğu bu sözü, sahte ilahları keskin bir biçimde tezyîf eden, yani "onların hiç bir isimlendirmeye, nitelendirmeye ya da tanımlamaya değmeyecek kadar saçma ve anlamsız şeyler" olduğunu işaret eden küçültücü bir ifade olarak yorumlamışlardır. Ayrıca, burada, bu düzmece tapınma nesnelerinin müşriklerin "kendi hayal güçlerinin ürünü [boş] isimler"den ibaret olduğunu söyleyen 7:71, 12:40 ve 53:23. ayetlerin bir yankısıyla karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir. Bununla birlikte, Allah'ın mutlak bilgi sahibi olduğuna işaret eden ve hayal mahsulü "şefaatçiler"in, "kayırıcılar"ın sözkonusu edildiği 10:18'i andıran sonraki cümle gözönünde bulundurularak yukarıdaki ibarenin, kasdedilen anlama biraz daha yakın bir biçimde, yani "isterseniz onları ilahî şefaatçiler olarak isimlendirin, fakat ..." şeklinde yorumlanması da mümkündür. (Zemahşerî'ye göre, çoğu zaman "yahut", "ya da" anlamına gelen em takısı yukarıda bel, yani "tersine/fakat" anlamında kullanılmıştır.)

61 - Lafzen, "yoksa [bunu sadece] sözün zahiri olarak (bi-zâhir) mı [söylüyorsunuz]". Karş. tanrılaştırılan "şefaatçiler"e değinilerek başlayan 10:18'in ikinci kısmı ve ilgili 27. not.

62 - Lafzen, "sinsi [ya da "ince"] oyunları/düzenleri" (mekr): Fakat, Taberî'nin de belirttiği gibi bu terim daha çok bilinçli şirkle ("Allah'tan başkalarına tanrı niteliğini ya da tanrısal nitelikleri yakıştırmak") ve dolayısıyla genel anlamda sahte ve çarpık dinî görüş ve inanışlarla alakalı olduğuna göre, yukarıdaki gibi aktarılması daha yerinde olacaktır.

63 - Bkz. 7. sure, 152. not ve 14. sure 4. not.

   
34.    Böyleleri için dünya hayatında zaten bir azap vardır; (64) ahiretteki azapsa daha da çetin olacak. Ve onlar Allah'a karşı kendilerini koruyacak kimse de bulamayacaklar.

64 - Bkz. 31. ayetin son paragrafı ve yukarıda 57. not.

   
35.    ALLAH'A karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselere söz verilen cennet, içinde ırmakların çağıldadığı [bahçeler] gibidir; (65) [fakat dünyadaki bahçelerden fazla olarak] onun ürünleri ebedîdir; gölgelikleri (66) de [öyle]. Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin varacağı yer işte böyle olacaktır; hakkı inkar edenlerin varacağı yerse ateş olacak. (67)

65 - Parantez içindeki ilaveyle beraber ayetin bu kısmı için verilen karşılık, Zemahşerî'nin ve özet halinde Râzî'nin yaptığı nakle dayanarak Zeccâc'ın bu bölüme ilişkin tefsirinden harfiyyen uyarlanmıştır. Zemahşerî'ye göre ayetin bu kısmı, "müşahede yoluyla bildiğimiz, hakkında bilgi ve görgü sahibi olduğumuz şeylerden yola çıkarak algı ve gözlem alanımızın ötesindeki bir şeyi tasavvur etmemizi sağlayan temsîlî bir ifade" hükmündedir (temsîlen li-mâ ğâbe ‘annâ bi-mâ nuşâhid). "Cennet meseli"ne ilişkin 47:15'deki benzer ama daha geniş atıfta olduğu gibi, burada da hatırda tutulmalıdır ki, Kur'an'ın kıyamet sonrası hayatın nasıl olacağı konusundaki açıklamaları, insan muhayyilesinin bu dünyada müşahede edebileceği şeylerden hem unsurları, hem de mahiyeti itibariyle bütünüyle farklı şeyleri kavrama imkanı olmadığına göre, zorunlu olarak mecazîdir. (Bu konuda bkz. Ek I.)

66 - Yani, huzur ve mutluluk veren şartlar. Zill ("gölge") sözcüğünün bu yoldaki mecazî anlamı konusunda bkz. 4:57 ve ilgili 74. not.

67 - ‘Ukbâ terimine bu anlam örgüsü içinde verdiğimiz karşılık için bkz. yukarıda 45. not.

   
36.    Bunun içindir ki, kendilerine bu vahyi bahşettiğimiz kimseler (68) [ey Peygamber,] sana indirdiklerimizden ötürü sevinir, hoşnut olurlar; (69) fakat başka inançların bağlıları arasında onun bir kısmının geçerliliğini inkar edenler var. (70) [Ey Peygamber, onlara] de ki: "Ben yalnızca Allah'a kulluk etmekle ve O'ndan başkasına tanrısal güçler, tanrısal nitelikler yakıştırmamakla emrolundum: (71) [bütün insanlığı] O'na çağırıyorum ve dönüşüm de O'nadır!"

68 - Zımnen, "ve ona inananlar".

69 - Yani, onlara bu dünyada doğru yolu gösterdiği, öte dünyada da ebedî mutluluğu vaad ettiği için.

70 - Yani, Kur'an'ın, kendi dinlerinin öngördüğü ya da öğrettiği manevî kavramlarla eş değer pek çok şey ihtiva ettiğini kabul ettikleri halde. Bu anlam örgüsü içinde ahzâb tabiri (lafzen, "hizipler" ya da "mezhepler"; tekili hizb) öteki dinlerin ya da inançların mensupları anlamına geliyor (Taberî ve Râzî).

71 - Cümlenin başındaki "yalnızca" (innemâ) takısı "açıkça gösteriyor ki [İslam'da] bu (tevhid) [ilke]siyle bağlantılı olmayan tek yükümlülük, tek emir ya da nehiy (yasak) yoktur" (Râzî).

   
37.    Biz bu [ilahî kelâmı] işte böyle Arap dilinde, bir hüküm ve hikmet (kaynağı) olarak indirdik. (72) Ve gerçek şu ki, eğer sana [vahyî] bilgi geldikten sonra kalkıp insanların gelgeç isteklerine uyarsan, (73) (bil ki) Allah'a karşı ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulabilirsin!

72 - Lafzen, "Arapça bir hüküm olarak": yani, Arap Peygamber'in önce kendi yakın çevresindeki insanlara ve sonra da onların aracılığıyla bütün insanlığa onu tebliğ edebilmesini sağlamak amacıyla. Bu konuyla ilgili olarak karş. Allah'ın her peygambere, "onlara [hakkı] açık açık anlatabilmesi için kendi kavminin diliyle" bir mesaj indirdiğini ifade eden 14:4. Kur'an mesajının yalnızca Araplarla sınırlı olmayıp evrensel bir nitelik taşıdığı gerçeğine gelince, bu Kur'an'ın pek çok yerinde açıkça ifade edilmiştir, mesela 7:158'de: "[Ey Peygamber] de ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben Allah'ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim".

73 - Lafzen, "Onların hevalarına (ehvâhum) uyarsan" -yani, Kur'an'ın ortaya koyduğu bazı temel gerçekleri kabul etmekle birlikte, tamamını benimsemekte isteksizlik gösteren başka dinlere mensup kimselerle uzlaşarak.

   
38.    Hiç şüphesiz, senden önce de elçiler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik; (74) Allah'ın izni olmadıkça (75) hiçbir peygamberin bir mucize göstermesi düşünülemez. Her çağa özgü vahyî bir mesaj (76) vardır:

74 - Yani, peygamberlerin hepsi öteki insanlar gibi ölümlü birer beşerdirler; hiç biri "tabiatüstü", "beşerüstü" niteliklerle donatılmış değildi. Bu ifade, ilahî mesajın sıhhat ve doğruluğunu, sırf "ölümlü biri"nin, bir "beşer"in aracılığıyla gönderildiği için kabule yanaşmayan inkarcılara bir cevap niteliğindedir. (Karş. inanmayanların, Muhammed (s)'in "[diğer bütün ölümlü insanlar gibi] yiyip içen, çarşı-pazar dolaşan" bir peygamber olduğu yolundaki alaycı sözlerini ve Allah'ın onların "kendi aralarından birini" peygamber olarak seçmiş olmasından yana duydukları şüpheci şaşkınlığı dile getiren 25:7.) Buna ilaveten, yukarıdaki ayet, peygamberlerin "eşler ve çocuklar" sahibi olduğunu söylerken, îma yoluyla, insanın doğal ve fiziksel hayatının pozitif değerini vurgulamakta ve sözde "Allah'a yönelmenin" makbul bir yolu olarak insana teklif edilen çileci, kendine-eziyetci doktrinleri reddetmektedir.

75 - Lafzen, "Allah'ın izniyle". Karş. 6:109 -"Mucizeler ancak Allah'ın kudretindedir" ve ilgili 94. not. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ifade, "mucizevî bir belirti/bir alamet" indirilmedikçe Muhammed (s)'in getirdiği mesaja inanmayacaklarını söyleyenlere bir cevap niteliğindedir.

76 - Yahut: "ilahî bir kelâm (kitâb). Bkz. 5:48 -"Sizin her biriniz için [farklı] bir kanun ve [farklı] bir hayat tarzı belirledik" -ve Kur'an mesajında bütünleşip sonlanan ilahî mesajlar zincirine ilişkin bir açıklamanın yer aldığı ilgili 66. not. Diğer müfessirler yanında İbni Kesîr tarafından da benimsenen yukarıdaki cümleye ilişkin bu yorum, ifadeyi, Muhammed (s)'den önce gönderilen peygamberlere ilişkin önceki bahise ve Kur'an'ın, kendisinden önce vahyedilmiş bulunan diğer bütün mesajların hulasası olduğunu işaret eden sonraki bölüme bağlamaktadır. Bunun dışında, her çağda o çağın şartlarına ve o çağda yaşayan insanların ihtiyaçlarına denk düşen vahyî bir mesajın gönderildiğini dile getiren ifade (Zemahşerî), başka dinlere mensup kimseler tarafından sıkça ileri sürülen, Kur'an'ın önceki ilahî mesajlardan farklı olduğu yolundaki itirazlara bir cevap niteliğindedir (Râzî).

   
39.    Allah [önceki mesajlarından] dilediğini yürürlükten kaldırır, dilediğini bırakır, pekiştirir, çünkü vahyin kaynağı O'nun katındadır. (77)

77 - Yani, vahyin ya da bütün ilahî mesajların kaynağı, menba‘ı (asl) O'dur -Kur'an'dan önceki vahyî mesaj ya da tebligatın yürürlükten kaldırılmasına ve onların değişmeyen hakikatlere ilişkin yanlarıyla son vahyî mesaja indirgenip sona erdirilmiş olduklarına dair bir önceki atıf konusunda bkz. 2:106 ve ilgili 87. not. (Taberî ve İbni Kesîr'in kaydettiğine göre Katâde sözkonusu pasajın 2:106 ile aynı anlamı işaret ettiğini söylemiştir.)

   
40.    İMDİ, onlara vaad ettiğimiz [azabın] (78) bir kısmının [başlarına geldiğini] ister sana [sağlığında] gösterelim, ister [bundan önce] seni öldürelim, her iki durumda da sana düşen ancak mesajı tebliğ etmek, duyurmaktır; hesabı görmek ise Bize aittir.

78 - Yani, yukarıda 31. ayetin son paragrafında belirtildiği üzere, "hakkı inkara şartlanmış olanları" (ellezîne keferû) bekleyen felaketler.

   
41.    Peki, görmüyorlar mı, yeryüzünü, sahip olduğu en iyi şeylerden her gün biraz daha yoksun bırakarak (79) [cezalandırıcı müdahalelerimizle] nasıl yokluyoruz? (80) (Bilmiyorlar mı ki,) Allah hüküm verdiği [zaman] O'nun hükmünün önüne geçecek kimse yoktur; (ve yine bilmiyorlar mı ki) O hesabı pek çabuk olandır!

79 - Yahut: "Onu [her] yanından (min etrâfihâ) eksiltiyoruz" -Bu ifadenin anlamı, etrâf sözcüğünden anlaşılan şeye bağlıdır: (Somut küresel yapısıyla dünyanın ya da coğrafî anlamda) bir ülkenin "çevresi", "sınırları", "sınır boyları" ya da sözcüğün mecazî çağrışımlarıyla, "ileri gelen insanları" -yani, büyük önderleri, bilginleri, düşünürleri (Tâcu'l-‘Arûs), yahut bizim verdiğimiz anlama paralel olarak, "[yeryüzünün] en iyi insanları ve en iyi ürünleri" (a.g.e.). Müfessirlerin pek çoğu etrâf sözcüğünü birinci grupta belirtilen anlamıyla ele alarak onun, yukarıdaki cümlenin Medine'deki Müslüman cemaatle Mekkeli müşrikler arasındaki mücadeleye işaret ettiği görüşünü benimsemişler ve bu itibarla ayeti şöyle anlamlandırmışlardır: "[O Mekkeli müşrikler] görmüyorlar mı [onların elinde tuttuğu] ülkeyi [ya da toprağı] her yanından her gün biraz daha eksiltip küçülterek [cezalandırıcı müdahalelerimizle] yokluyoruz?" Bu yorumuyla ayet Arabistan'ın bütünüyle Müslümanlar tarafından fethedileceğini önceden bildiren bir gaybî ihbar özelliği taşıyor. Buna karşılık, diğer müfessirler ayetin İslam tarihinin ilk dönemleriyle olan ilgisini reddetmemekle birlikte etrâf sözcüğünün ikinci anlamını esas alarak yukarıdaki ibareyi, bizim benimsediğimiz görüşe yakın bir mahiyette, daha genel bir anlamda yorumlamışlardır. Bu cümleden olmak üzere Râzî ayeti şöyle aktarmıştır: "[Hakkı inkar edenler, yeryüzünde talihin -başarı ve yükselmeden sonra çöküşe, yok oluşa; hayattan sonra ölüme; gurur ve ihtişamdan sonra aşağılanmaya; kemalden (olgunluktan/yeterlilikten) sonra acze ve eksikliğe doğru- dönüp durduğunu (ihtilâfât) hâlâ görmediler mi? Hal böyleyken, hakkı inkar edenleri, güçlerinin doruğundayken Allah'ın kendilerini alçaltmayacağından, başkalarına hükmederken köleleştirmeyeceğinden emin kılan ne?" Bu yorum da gözönünde bulundurulursa, "sahip olduğu en iyi şeylerden onu her gün biraz daha yoksun bırakarak" cümlesinin, en geniş anlamıyla, sadece fiziksel ve toplumsal felaketlere değil, aynı zamanda, yitirilmeleri insanın nihaî azaba sürüklenmesi anlamına gelen ahlakî değerlerin çöküşüne ve dolayısıyla dünyevî iktidarın elden çıkarılmasına da işaret ettiği söylenebilir.

80 - Lafzen, "yokladığımızı".

   
42.    Bunlardan önce yaşayan [günahkar toplum]lar da zındıkça düzenler tasarladılar; (81) fakat en ince ve mahirane düzen, bütünüyle, herkesin neyi hak ettiğini (82) bilen Allah'a aittir; nitekim, inkarcılar geleceğin kime ait olduğunu yakında görüp öğrenecekler. (83)

81 - Lafzen, "düzen/tuzak kurmuşlardı" -bu anlam örgüsü içinde zındıkça niyetler ve tutumlara işaret eden bir ifade.

82 - Lafzen, "kazandığını" -yani, iyi ve kötü.

83 - ‘Ukbe'd-dâr (burada ‘âkibetu'd-dâr terimiyle eş anlamlıdır) terimi hk. bir açıklama için bkz. sure 6, not 118.

   
43.    Ve hakkı inkara şartlanmış olan o kimseler, [ey Peygamber, sana]: "Sen [Allah tarafından] gönderilmiş değilsin!" diyorlar; de ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter; bir de bu ilahî kelâmı gerçekten anlayan kimse(ler)!" (84)

84 - Lafzen, "ve kitap/vahiy hakkında bilgi sahibi olan biri (men ‘indehû)" -Kur'an'ı gereği gibi anlamanın insanı, kaçınılmaz biçimde, onun Allah tarafından vahyedilmiş olduğu inancına ulaştıracağını îma eden bir ifade.



Not: Konular İnternet Sitelerinden derlenerek alıntı yapılmıştır.








BilX.Net